Rahmetli Ayşe Şasa yer yer keskin eleştiriler de getirdiği ‘Yeşilçam Günlüğü’nde Türkiye’de aydın olmanın ön koşulunun Tanrı’yı ve Yeşilçam’ı inkâr etmekten geçtiğini söylüyordu. Yine de bu bataklıkta çiçek yetiştirmeye çalışan Metin Erksan gibi, Atıf Yılmaz gibi, Halit Refiğ gibi yaratıcı yönetmenler de oldu; Cüneyt Arkın, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Kadir İnanır gibi iyi oyuncular da... Filmlerdeki bütün maraza rağmen, oyunculardaki samimiyet ve sıcaklık yakaladı bizi. Ne zaman bir Türk filmine rastlasak televizyonda bugün, biraz bakmadan edemiyoruz bu sebeple belki.
Filmlerine takılı kalmaktan kendimi alamadığım oyunculardan birisi de Kadir İnanır’dı. En sevdiğim filmiyse, dön dolaş seyrettiğim ‘Karılar Koğuşu’. İnanır o filmde kalın çerçeveli bağa gözlükleri ve geriye taralı saçlarıyla Kemal Tahir’in müthiş yakışıklı gençliğine nasıl da benzemişti. Gündüzleri mahkumların dertlerini dinliyor, onlar için ‘istida’ yazıyor, geceleri sarı defterleri dolduruyordu. Yıllar sonra peş peşe roman olarak basılacak, bir kısmını Kemal Tahir’in bugün Vakıf olarak faaliyet gösteren Şaşkınbakkal’daki evinde görüp karıştırdığım sarı defterler.
Şimdi, Kadir İnanır öldüğü için yazmıyorum bunları; filmi her seyredişimde aynı şeyi düşünüyorum. Kemal Tahir’i Kadir İnanır’dan başkası oynayamazmış, o erkeklik/o maço karizma ancak Kadir İnanırca görünür kılınabilirmiş gibi geliyor bana. Uzun boyu, kalın sesi, çatık kaşıyla, jestleri, mimikleri, elinden düşürmediği tesbihi ve girdiği tartışmalarda uzlaşma kabul etmez inatçılığıyla devlet gibiydi Kemal Tahir. Onun sert ve eril mizacını belirleyen etkiler: Despot bir Sultan. Saraydan çıkma asker bir baba. Beyoğlu’nun arka sokakları ve kahvehaneler. Hapishane. Mahmut Yesari’nin Emin Bülent Serdaroğlu için söylediğini ödünç alırsam, “yazışında bir erkeklik vardı” Kemal Tahir’in. Kadir İnanır’ın da oyunculuğunda... Bu iki görüntü/iki yüz, filmin afişindeki gibi birbirinin içine geçiyor dikkatli bakılırsa.
‘Karılar Koğuşu’ 1990’ın ‘Altın Portakal’ında en iyi film ödülünü alırken, dengeyi ustaca gözeten jüri ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülünü ‘Karartma Geceleri’nin başrolüne, Tarık Akan’a uygun görmüş, jüri üyeleri arasında bulunan Engin Ardıç yıllar sonra şöyle yazmıştı: “Eh, öbür filmde de Rıfat Ilgaz’ın savaş yıllarında tutuklanması ve işkence görmesi anlatılıyordu ya... Üstelik filmde, Tarık Akan soyunuyordu! (Kadir İnanır böyle bir şey yapmamıştı.) Kavga çıkacağı belliydi. Fakat jüri toplantısında birbirimizi yememek için, bir ‘orta yol’ bulundu. En iyi film ödülünü ‘Karılar Koğuşu’ aldı ama en iyi erkek oyuncu da Tarık Akan yapıldı. Oysa İnanır, Akan’dan çok daha iyi, çok çok daha iyi oynamıştı! Bir ‘konsensüs’ oldu bu...”
Daima karşılaştırıldılar birbirleriyle. İkisi de çok yakışıklı, ikisi de iyi oyuncu, ikisi de bir zaman sonra politikti. Fakat solculukları iki başka uca yürüyen iki farklı çizgi. Turnusol kâğıdı gören 2000’li yıllar. Keskin bir ekmek bıçağı gibi böldü her şeyi. Tarık Akan’ın solculuğu Ulusalcılıkla buluşurken Kadir İnanır “akil adamlığı” seçti. Kalbi kırılan bazı hayranları gibi öfkeyle karşılamadım bu tutumu ben. Anlıyor, hak veriyordum. Kemal Tahir’i Rıfat Ilgaz’a, ‘Karılar Koğuşu’nu ‘Karartma Geceleri’ne, Kadir İnanır’ı Tarık Akan’a, tercih ettiğim gibi, demokrasiyi ulusalcılığa tercih ediyordum çünkü.
Suyun akışına kürek çeken bir yanı var gibi geliyordu bana Kadir İnanır’ın. Belki öyle görmek istediğim için, bilmiyorum. Sinan Çetin’in ‘Komiser Şekspir’ filminde etek giydiğinde kendi elleriyle diktiği bir ikonu yine kendi elleriyle kırdı parçaladı. Aslında sinemanın ne olması gerektiğini göstermişti bize. Ya da ne olmaması gerektiğini. Sinema da hayat gibi olmalı, hayatı yani insanı yansıtmalıydı: Aynı anda hem yüce hem alçak hem dindar hem Allahsız hem dürüst hem sahtekâr olanı... Klişelerden, kesilip biçilmiş üste yapışmış ceketlerden, rollerden başkaydı hayat. Daha karmaşık.
Yeşilçam melodramından kurtulan Türk sineması daha çok hayat kokuyor bugün. Fakat onu buraya taşıyanlara da minnettarız. Çok uzun zamandır yaprak açmayan, kurumuş olsa bile, zaman zaman dönüp seyretmekten zevk aldığımız o yaşlı ağacın, Yeşilçam’ın bir dalı daha kırıldı.
