Mehmet Kaplan’ın Mart 1979/Mart 1980 tarihleri arasında, SAE üzerine yapmış olduğu seminerlerde tutulan notların bir derlemesi kitap. “Bu notlar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine doğrudan doğruya gerçekleştirilen müstakil bir inceleme ya da bir makale şeklinde değil de farklı zamanlarda roman üzerine yapılmış parça parça değerlendirmeler ve yorumlar şeklinde okunmalıdır” diyor Abdullah Uçman.
Selahattin Hilav’la Hilmi Yavuz’un 1973 baharında başlattığı tartışmadan bu yana, yarım asırdır, romancı üzerine yapılan inceleme çalışmaları, toplantılar, makaleler, kitaplar ivme kazanarak devam etti ve onu, yavaşça, Türk edebiyatının/Türk kültürünün tam ortasına oturtuverdi. Ahmet Hamdi’nin dünya görüşünü, sanat ve edebiyat anlayışını, medeniyetimiz ve iki yüz yıllık bocalayışımız üzerine fikirlerini anlamaya yönelik bütün bu çabaların toplamına artık ‘Tanpınaroloji’ diyebilir miyiz?
Mehmet Kaplan ‘Türkiye’yi Kurtarmak’ başlıklı ilk derste, Hayri İrdal-Halit Ayarcı ikilisini Don Kişot-Sancho Panza ikilisine benzeterek soruyor: “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ‘üniversal’ bir taraf var mı?” Cevapsız bıraktığı bu soruyu, romancı dostum Veysel Gökberk Manga’yla yaptığımız uzun telefon sohbetlerinde bütün kurmaca edebiyatımız için sormuşuzdur sık sık: Türk romanının evrensel yanı nedir? Türk romanı dünya romanına nasıl katkı sunabilir, sunabiliyor mu?
Romancılarımız uzun süre Tanzimat’tan bu yana geçirdiğimiz/debelenip durduğumuz ‘medeniyet krizinin’ içinden görmekten hoşlandı insanımızı. Roman ‘drama düşmüş bireyi’ anlatır oysa. Türk romancısı Türk insanının dramını satıhta yakalıyor. Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi derinleşemiyor. Balzac gibi kuşatamıyor. İnsanı anlamaya değil, yargılamaya, ahlaki hükümler vermeye hevesli kıssa geleneğinin baskın olduğu, resimsiz-nesirsiz-ketum bir toplumda; itiraf etmekten, kendiyle hesaplaşmaktan, kendini aşağılamaktan, kendine gülmekten kaçınanlar ülkesinde başka türlü bir roman yazılabilir miydi zaten? Cumhuriyet dönemi romancılarımız evrensel [üniversal] insanlık durumlarına, gündelik yaşamın ayrıntılarına değil, iki medeniyet arasında kalışımıza, bir İmparatorluğu kaybedişimize dikkat kesildi Tanpınar’a kadar.
Neyse ki Tanpınar... Ahmet Hamdi Tanpınar, hem Mehmet Kaplan’ın deyimiyle “sembol, eşya vasıtasıyla insanı anlatmayı” biliyor hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle bu düaliteyi [doğu-batı] “ironi yaparak” aşmaya çalışıyor. Klasik romanın ciddiyeti ve ağırlığı kolaylıkla bu uçurumdan atlayamazdı çünkü. Bütün yeteneğine, muhteşem üslubuna karşın ‘Fatih-Harbiye’nin romancısının kanatları onu taşıyamadı mesela, aşamıyor. ‘Yalnızız’ müstesna.
Peki ya ‘Huzur’? ‘Huzur’ doğu-batı/gelenek-modernite çatışmasını SAE’nin aksine trajedi haline getirerek aştı. ‘Huzur’u ‘Huzur’ yapan Suat; Tanpınar’ı Tanpınar yapan SAE bana kalırsa. Ahmet Hamdi ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yazmasaydı Tanpınar olamazdı.
Mehmet Kaplan’ın da dediği gibi, Tanpınar ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde masal ile gerçeği, hayal ile hakikati, abes ile normali birbirine karıştırıyor, bu ikilikler arasında sürekli gidip gelerek, gerçeği abartarak ama gerçekçilikten/ciddiyetten de kopmadan, “Şarklı kafası ile, Şarklı zihniyetini muhafaza ederek Garplı olmaya çalışmayı” gülünçleştiriyor: “Her kelimenin arkasında adeta Tanpınar’ın güldüğünü görüyoruz (...) Yazar abesliğin, tezadın tadını çıkarıyor.” Kaplan’ın, “şark orta çağının masal havası içinde yaşıyor” dediği, hayatında ve mizacında eskiyle yeniyi katıp karıştıran Hayri İrdal’ın Don Kişot’tan aşağı kalır yanı yok.
“Bir gün elbet bana dönecekler” demişti Tanpınar günlüklerinde. Türkiye şehirleştikçe, Türk insanı bireyleştikçe Tanpınar’a [ve Oğuz Atay’a] döndü yüzünü. Onu daha çok okudu... Abdullah Uçman’ın ders notları Tanpınar’ı anlamamızı kolaylaştıracak; artık bizim modern klasiğimiz sayılan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden daha fazla keyif almamızı sağlayacak. Tanpınar’ı okumaya ihtiyacımız var. Hatta mecburuz buna.
‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki hafif ve alaycı bakışı takınabilsek; çabucak politikleşen kültürel çatışmalarımıza bu romandaki tatlı ironiyle yaklaşabilsek daha çok rahatlayacak, daha az dövüşeceğiz kendimizle. Tanpınar’ın rüyası gerçek olacak; düzenli ve çalışkan toplumlar gibi işimize gücümüze bakıp, daha huzurlu yaşayacağız. Mehmet Kaplan Hoca boşa dememiş: “Bir tek Tanpınar Türkiye’yi kurtarabilir!” Bir tek ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’...
