'70’lerde ‘kadın hikâyeciler’ fırtınası esmişti. Sevgi Soysal, Füruzan, Tomris Uyar, Tezer Özlü, Ayhan Bozfırat, Selçuk Baran, Nazlı Eray. Bir de ‘50’lerde ve ‘60’larda yazıp da ‘erkek duvarı’nın altında kalanlar aklıma geliyor. Meral Çelen, Sevim Burak, Mübeccel İzmirli, Nezihe Meriç. 12 Eylül, edebiyat pazarını çarpık da olsa kapitalistleştirirken holding dergileriyle bazılarını kasden ve kısa süreliğine yeniden parlattı, örnek olarak Sevim Burak’ı verebiliriz. Hayır, yanlış anlaşılmasın, muktedirlerin maksatları Sevim Burak’ın hakkını teslim etmek değildi, aksine onun hikâyeciliği üzerinden ‘toplum mühendisliği’ni kültürel iktidara sızdırmaktı. Oysa, çoğu isim yine yok sayılıyordu, bu yüzden Meral Çelen, Ayhan Bozfırat ve Mübeccel İzmirli ‘yeni pazar’a giremediler, Selçuk Baran gibi isimlerse unutturuldu. 12 Eylül’ün edebiyat pazarı kendi yapısal yıldızlarını icât edene kadar eski isimlerin bir kısmıyla epeyce ‘idâre etti’, sonra Türkçeyi bilmeyenlerden yıldızlar çıkardılar, işbirlikçileri simsarlarla onları sadece ‘çok satar’ yapmadılar, dilimizi bilmeyenlere bir de ‘edebiyatçı’ dedirttiler. Elli yedi yılın kültürel değerlerini silmek için Bâb-ı Âli’yi ‘feminist edebiyatı’, ‘eşcinsel edebiyatı’, ‘uyduruk ağlaklık edebiyatı’ ve ‘etnik kimlik edebiyatı’ gibi zırvalıklarla boğdular, has edebiyatı ise pazarın dışına çıkardılar. Yazmak heveslisi gençleri ise maalesef dayattıklarıyla zehirlediler, şâyet edebiyatçı adayının yazdığında dayattıkları yoksa, onun hikâyelerini veya romanlarını asla basmadılar. Simsarlaşmış editörlerin çöp kutuları böyle ‘okunmadan atılan’ dosyalarla doldu.
KADINLAR DAHA BAŞARILI...: Son kırk beş yıllık hikâyeciliğimizde kaç iyi isim sayabilirsiniz? İnanın, erkek hikâyecilerimizin sayısı çok az, ama kadınlardan daha başarılı hikâyecilerin çıktığını düşünüyorum. 12 Eylül’ün ‘toplum mühendisliği’nin ne kadar dışında kalmışlarsa, o kadar iyi şeyler yazıyorlar. Fakat eski tuzaklar bazı kesimlerce yayınevlerinin logoları üstünden yeniden ısıtıldığından ne yazıktır ki bu has edebiyatçılar herkese ulaşamıyorlar. Merâk ediyorum, örneğin Rukiye Saran Aydın’ın hikâyelerini Cihangir’den veya Kuzguncuk’tan okuyan biri oldu mu? Umarım, bir iki kişi okumuştur, çünkü iyi bir hikâyeci.
Geçen hafta da, kardeşim Oğuzhan Murat Öztürk’ün önerisiyle Gülhan Tuba Çelik’in hikâyeciliğindeki ustalığı keşfettim. Önce onun İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Dünyadan Son Gidişimiz’ isimli hikâye kitabını okudum, ertesi gün de hiç ara vermeden İz Yayıncılık’tan çıkan ‘Evsizler Şarkı Söyler’ isimli kitabını. Öyle böyle değil, büyük bir hikâyeci ile karşılaştım. Gülhan’ın ‘Dünyadan Son Gidişimiz’de on bir, ‘Evsizler Şarkı Söyler’de ise yirmi hikâyesi var. Biri bile ‘zayıf’ değil, sadece birinin son paragrafı için az sonra kendisine bir tavsiyede bulunacağım, hepsinde günlük yaşamın küçük ayrıntılarını çay gibi has edebiyatın suyunda kaynatmış. Ben hikâyede ‘Assam’, ‘Darjeeling’, ‘Da Hong Pao’ veya ‘Matcha’ lezzeti diyorum, Gülhan Tuba ise bize Kim Market’ten aldığı en ucuz çayın yanına Eti Puf veya Algida Nogger koyarak ağırlıyor. O ucuz çaydan ‘Assam’ lezzeti yaratmak hakikaten maharet işi, bir de dil canbazlığını Eti Puf ile tatlandırması yok mu, iki lâfın belini kırıyorsunuz. Onun,tuhaf, günlük yaşamın azıcık dışında, ama büyüsünden asla kurtulamayacağınız hikâyeleri var. Aklıma hemen ‘Evsizler Şarkı Söyler’deki ‘Muvakkit’ geliyor, ‘Kürt’ hikâyesi ise Siirt’te geçtiğinden ‘Evsizler Şarkı Söyler’de okuduğum ilk hikâye oldu. Ben ilkokulunun iki sınıfını Siirt’te okumuştum. ‘65 ve ‘66 yıllarında, Gülhan Tuba ise ‘88 doğumlu, oğlumla yaşıt. Gülhan’a tek bir tavsiyem var, ‘Kürt’ hikâyesinin son paragrafını yeniden yazması. Çünkü, bu son paragrafı onun ustalığında ve dilinin lezzetinde bulmadım. Benden söylemesi, sakın Gülhan Tuba Çelik’in bu iki kitabını ıskalamayın, okumazsanız yaşamınızda edebiyat eksik kalır.
TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNE DİRENEN İKİ ŞAİR


Epeydir Hüseyin Peker’in ‘Yakanıza Gül’üne ve Yücel Kayıran’ın ‘Nisan Tezleri’ne değinmek istiyordum, bir türlü fırsat bulamamıştım. Şiirimiz hikâyeciliğimiz gibi ‘zayıf’değil, bunu baştan belirteyim, hikâyeciliğimiz ve romancılığımız bazı istisnaların dışında 12 Eylül’ün ‘toplum mühendisliği’ne teslim olmuşken, şiir direnmeyi başardı. Kim ne derse desin, bu direnişin en önemli isimlerinden biri de Adnan Özer’dir, 12 Eylül mağdurlarını, sağcısıyla solcusuyla, ‘Üç Çiçek’ bünyesinde Adnan topladı. Peşinden Metin Celal’in‘Poetika’sı ve Orhan Kâhyaoğlu’nun ‘Sombahar’ı geldi. Bunlar bir de pazarın dışında yayıncılık yaptılar, bizim Hikmet Temel Akarsu’yu ve Levent Erseven’i onların arasına yazın. Bugünkü şiirimizi 12 Eylül’ün ‘toplum mühendisliği’ne direnen damardan pek az kopabildiği için, romancılığımızdan ve hikâyeciliğimizden daha iyi buluyorum. Hüseyin Peker ve Yücel Kayıran’a ne dersek az, çünkü değerli ve önemli şâirler. Yücel Kayıran’ın kitabının ismi ilk başta beni biraz tedirgin etti ama okumaya başlayınca başka bir dünyaya savruldum. Hüseyin Peker’in ‘Yakanıza Gül’deki şiirleri niçin italik dizilmiştir, anlayamadım. Bana italik dizgi biraz yorucu geldi ama Hüseyin Peker şiiri Hüseyin Peker şiiridir, okumadan geçemezsiniz. İki kitap da Everest Yayınları’ndan. Şiir dizisinin editörlüğünü yapan sevgili kadeşim Ömer Erdem’e Karar gazetesinin iftar yemeğinde dizinin sadece kapak tasarımlarına ısınamadığımı ifâde etmiştim, ama bu kapak tasarımlarını beğenenler de mutlaka vardır. Önemli olan kapaklar değil, içlerinden Hüseyin Peker’in ve Yücel Kayıran’ın seslerinin gelmesidir. Ömer Erdem demişken, nefis kitabı ‘Çocuğu Gezdiriyorlar’ı unuttuğumu sanmasın, bir ara evin içinde kitabı kaybettiğimden hakkında yazamamıştım, meğerse odamdaki Enis Batur kitaplarının arasına karışmış, iki gün önce buldum.
