Böyle gide gide bir aşiret beyliğini cihangirane bir devlete dönüştüren Fatih Sultan Mehmed’e bile varılsa yeridir. İstanbul’un alınışından sonra olan biteni de bir tür modernleşme sayanlara hak veriyorum.
‘Timaş Yayınları’ Alman oryantalist ve diplomat Georg Friedrich Wilhelm Rosen’ın [1820-1891] Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışından II. Mahmud’un ölümüne kadarki devreyi ele alan ‘Türkiye Tarihi’ kitabının birinci cildini yayınladı. 1839 sonrası kesilip alındığı için, ıskalanan bir dönem bu dönem.
Mütercim Kemal Beydilli’ye göre “Rosen’in ‘Türkiye Tarihi’, bir ‘Diplomasi Tarihi’ hüviyetindedir.” Olayların içindedir çünkü şahididir. Olayların dışındadır çünkü nihayetinde bir Avrupalıdır. Birinci cilde giren ve kendisinin doğrudan doğruya tanık olmadığı olaylar için 1825-1839 arası İstanbul’daki elçilerin sefaret yazışmalarından istifade eder Rosen. Gazetelere ve dergilere bakar. Görgü tanıklarıyla konuşup okuduklarını doğrulatma şansı bulur.
Rosen Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünüp başaramayan III. Selim’e değinip 1826-1839 parantezine odaklanıyor hızlıca. Aslında kendisi de 1820 Detmold doğumlu. Leipzig ve Berlin üniversitelerindeki eğitiminin ardından, 1844’te/yirmi dört yaşında Prusya İstanbul Büyükelçiliği’ne atanıyor. II. Mahmud’un ölümünden beş sene önce. Reformları haklı ve gerekli gören Rosen Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran II. Mahmud’u ‘azgın bir çıbanı kesip alan bir tabibe’ benzetiyor. O yeni Türk devletinin kurucusudur: “Sultan Mahmud, çok az şey inşa etmiş olabilir; ama onun Orta Çağ barbarlığının isyankâr enkazını temizlemiş ve böylece gereken yeni yapılara yer açmış olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Rusya için Büyük Petro neyse, Sultan Mahmud da Türkiye için odur ve yeni zamanların banisidir.”
Rosen’ın detaylara inen kitabı genel okuyucudan çok lisans öğrencilerini, tarih araştırmacılarını, akademisyenleri ilgilendirse de İmparatorlukla Cumhuriyet arasındaki sürekliliği görmek isteyenler de ilginç benzerliklere rastlayacaktır: “Esef edilecek tek şey, bu ihtiraslı adamın, Müslümanların ön yargıları olarak gördüğü her şeyi bir kenara attıktan sonra, barbarca bir aşırılıkla içkiye ve diğer sefahatlere yönelmesi ve hatta bu kötü alışkanlıkların memurları arasında ortadan kaldırılmasını, aydın zihniyetin delili olarak görmesidir! Avrupa kültürünün asil tohumlarını, içine yabani otlar karışmadan, kendi dünyası içinde yaşamakta olan sade bir halka aktarmak imkânsız olabilir (ama yine de böyle bir şeyden kaçınması daha iyi olurdu).”
Rosen II. Mahmud’un geleneksel İslami/Osmanlı kurallarını gevşetirken aşırıya kaçtığını, modernleşmek adına Batılı yaşam tarzını benimsemenin yanlış olduğunu düşünüyor. Asli tohumlar dediği -muhtemelen- insan haklarına, ifade özgürlüğüne, hukuka, bilimsel metotlara dayanan Batılı düşünce biçimi. Bunun Batılı değerlerden/yaşam tarzından arındırılmadan aktarılmasının zorluklarının yani Avrupa’nın kötü yanlarını ayıklayıp iyi yanlarını almak fikrinin çocuksuluğun farkında Rosen. Ama yine de kaçınmalıydı II. Mahmud, diyor. Aynı hatayı Cumhuriyet döneminde tekrarladığımızı elbette göremedi. İlk baskısı 1866’ta yapılan birinci cilde yazdığı önsözü şöyle bitiriyor Rosen: “Babıali bir Asya devleti olarak yaşamına devam edebilecektir, ama bir Avrupa devleti olmak isterse, inkırazı kaçınılmazdır…” Rosen batılılaşmanın Osmanlı İmparatorluğu’nun eninde sonunda dağıtacağının da farkındadır. Her şeye rağmen Mahmud’un reformlarını saygıyla kabullenir, benimser. Pek de itirazı yoktur.
Doğu’nun Batı karşısındaki yenilgisi başlıca entelektüel ilgi alanlarımdan birisi oldu yıllarca. Hemen her Türk gibi “Onlar neden öyle/biz niçin böyleyiz?” sorusuna cevaplar aradım durdum. “Kenar Batı”da [heyecanla benimseyip zevkle kullandığım bu deyim Oğuz Atay’a ait], evet, Avrupa’nın kenarında yeşerip serpilmiş büyük bir İslam imparatorluğunun onunla karşılaşması, çarpışması, kazanması, sersemleyip sarsılması, sendeleyip gerilemesi ve kendi kimliği hakkında tereddüde düştükten sonra hırsla onu taklide girişmesi... Yani yenilmesi. Batılılaşma ve İslam mirasından/gelenekten vazgeçiş çabası… Bu gerilimli, inişli-çıkışlı, hüzünlü hikâye her zaman büyüleyici ve ilgi çekici geldi bana. Rosen’ın ikinci cildini merakla bekliyorum.
