MİRZA TAZEGÜL
Özgür tutsağın, genişte olan dardakinin, tok yoksulun halinden anlamaz. Sevdası olmayan sevdalığı bilmez. Hayal etse bile gerçekliği hissetmez. Duygudaşlık yapsa da başarılı olmaz.
Tok adama açlığı yaz desen, şaşırır, yazamaz, yazmaya çalışsa bile başarılı olmaz. Öte yandan aç adama zenginliği yaz desen, saçmalar. Sağlam hastanın halinden anlamaz. İyi evlat sahibi olan kötü evladın acısını bilemez. Evladı sağ olan, evlat kaybedenin acısını anlayamaz. Ne kadar bilmek istersek isteyelim, yaşamadan bilemeyeceğimiz şeyler vardır. “Ateş düştüğü yeri yakar” demişler ya bende diyorum ki “dert kezzaba benzer, döküldüğü yeri” deler.
Tüm bunları yaşamadan anlamayacağımız orta yerde duran bir gerçekken yapabileceğimiz başka bir şey var. Anlamaya çalışmak. En azından davranışları yargılamadan yaklaşabiliriz. İnsan kendi şartlarına, düşünce şekline ve yetiştiriliş tarzına göre düşünüp konuşabilir hatta davranabilir, bu doğaldır. Çünkü doğduğu coğrafya, aile, aldığı eğitim, çevre ve yaşam şartları her insanın dünyaya bakış, algılama ve düşünüş kapasitesini belirliyor. Kişilik farklılıkları dünyada ki insan sayısı kadardır. Bu da demek oluyor ki her insan farklıdır. İşte burada ki ince çizgi o farklılığın farkına varabilmektir. Bunun farkına varamadığımızda yanlışa düşeriz.
Örneğin donmak üzere olmak ile donmak üzere olduğunu düşlemek farklı şeylerdir. Yine çok güzel bir anaktodumuz var. Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş rivayet edilir ki çok canı yanmış, sakatlanmış “Seni anlıyoruz hocam” demişler. Hoca “siz hiç eşekten düştünüz mü ki?” diye sormuş. “ Hayır” hocam demişler. “ O vakit bana eşekten düşeni bulun, o beni anlar” demiş.
Velhasılıkelam ancak bir hale boyanan, bir halin elbisesini giyen o halden anlar, gerisi anlamaz ama anlamaya çalışmak da bir başarıdır. Toplumun iletişimini yardımlaşmasını ve çimentosunu bu anlayışın eğitimi belirler.
Hayat hepimize değişik seçenekler ve hikâyeler sunmuş. Var olan bir mutluluk tarifi olmadığı gibi, hali hazırda var olan bir mutluluk da yoktur. Bizler ancak kendi mutluluk tarifimize uygun bir şey tasarlayıp başararak mutlu olmaya çalışan varlıklarız. Beklentilerimiz bizim mutluluk tarifimizi ulaşılmaz kılıyorsa asla mutlu olmayız ama beklentilerimiz ulaşılır olduğunda ulaşıp mutlu olabiliriz Bu kadar basit aslında. Mutlu olana saygılı olup kıskanmadan anlamalıyız, diğer yandan olanı da mutlu olmadığı için yargılamamalıyız. Bilmeliyiz ki insanlar tek tip değil, düşünceler, anlayışlar, kültürler bir kalıbın ürünü değil. Her insan farklıdır ve ayrı bir dünya gibidir. Mesele korkusuzca, özgürce yaşamak ve diğer hayatlara saygıyla yaklaşmak meselesidir.
Kimseden korkmadan çekinmeden huzur içinde yaşamak her insanın yaşam hakkı kadar kutsaldır.
Friedrich Nietszche “ Korkarak yaşıyorsan sadece hayatı seyredersin” demiş. Öte yandan Friedrich Schiller “Hiçbir şeyden korkmayan adam, herkesin korktuğu adamdan kudretlidir” demiş. Bilinmelidir ki; hayat korkaklara cimri cesurlara eli açıktır. Ve yine bilinmelidir ki; hayat cesurları sever korkakları değil…
Diğer taraftan korkusuzluk diye bir şey yoktur, her insan korkar. Lakin korkuya yenilip teslim olmak ya da korkusuzluğu seçmek bizim elimizdedir. En kolay şey mazlumu korkuyla sindirmektir, ama bunun için önce korkuyla sindirebilecek mazlum oluşturmak gerekir.
Günümüzde mazlum milletler, mazlum toplum, mazlum aileler böyle oluşturulmuştur. Ha keza mazlum bireyler ise yine korkakların kendi korkusundan dolayı gücü çaresizler üzerinde zalimce davranışlarda bulunması sonucu kullanmakla bunu başarmışlardır.
Sonuç olarak bizi yöneten duygulardan biri de korkudur. Biri sizi baskıyla yönetmek istiyorsa önce korkunuzu tetiklemesi gerekir. Benim görüşüm şudur ki; söyleneni kabul etmek yerine söyleneni ve hatta söylenmeyeni düşünecek beyinler yetiştirmeliyiz. Bu dünyada iki tip insan yaşar biri duydukları ile yaşayanlar biri ise öğrenip bildikleri ile yaşayanlar. Gerekli eğitim ve özgürlük anlayışıyla mevcut beyinleri kabulden ziyade düşünceye itmediğimiz sürece, korkudan kurtulmamızın mümkünü yoktur. Yukarıda da belirttiğim gibi kanaatimce korkutarak hayatta başarılı olmaya çalışanlar aslında en büyük korkaklardır. Onlar diğer hayatlara saygılı değildirler, halden anlamazlar dünyayı tekellerinde bir yaşama yeri olarak algılamalarının sebebi kendi içlerinde büyüyen korkularıdır. Hz. Muhammet (S.a.v) “Onlara anladıkları kadar söyleyin” diye buyurmuşlardır.
