Ahmet Rasim’in hatıraları münasebetiyle…
Yıllar önce eski gazete koleksiyonları arasında çalışırken Refii Cevat Ulunay’ın “İhtiyarım Şimdi Zevkim Hatıratımdır Benim” başlıklı bir yazısıyla karşılaşmıştım. Yazının içeriğini hatırlamıyorum ama başlığı unutmadım. Hem ses hem anlam olarak hoşuma gitmişti. Belki bir şarkının mısraıydı. Ulunay, musikiye vakıf bir gazeteciydi, şarkı olma ihtimali büyüktü. Çünkü başlığı dikkatle okursanız ‘fâilâtün/ fâilâtün/ fâilâtün/ fâilün vezninde olduğunu da anlarsınız. Ne ise, şarkı mı, şiir mi diye aradım ama bulamadım. Konu da bu değil zaten.
Zaman, geçtikçe kıymete biner; insan, zamanı yitirdikçe, daha açıkçası ömür eksildikçe kıymetlenir. Herhâlde bu yüzden olsa gerek, geçmiş, yani hatıralar kıymete biner!.. Bile bile bir aldanma arzusu mu, yaşama isteği mi ya da ömrü kaybetme korkusu mu, bilmiyorum, belli bir yaştan sonra insan, “makarayı geriye sarmaya”, sık sık geçmişe, hatıralara dönmeye başlar. Ulunay’ın başlığı, bu psikolojik hâle işaret ettiği için hoşuma gitmişti. Sonra âhenkliydi, akılda kalması da bundan!..
Benzer düşünceye geçenlerde Ahmet Rasim’in “Muharrir, Şair, Edip” (Haz. Özgür İldeş, Cümle Yay, 2016) adlı hatıra kitabını okurken de rastlayınca, Ulunay’ı tekrar hatırladım:
“İhtiyarım şimdi zevkim hatıratımdır benim”
Ahmet Rasim de söz konusu kitabında, “Yaşadıkça anlamaya başladım ki hatırat, uzaklaşa uzaklaşa ruhi bir kıymet-i nisbiyeye (değer ölçüsüne) mâlik oluyor.” (s. 17) cümlesiyle aynı düşünceyi tekrar ediyor.
Hatıra okumanın şöyle bir faydası var: Bir kere yazarının duygu ve düşünce dünyasını, sonra anlattığı devirdeki toplumsal değerleri, değişmeleri, ardından da içinde bulunduğunuz siyasi-sosyal ortama nereden, nasıl, hangi değişiklikler sonucu geldiğinizi daha iyi kavrıyorsunuz… Dolayısıyla hatıra kitapları bizi, içinde bulunduğumuz, ama sürekli akan zaman zincirine zihnen bağlar. Bu ise, devamlılığı, insanın/ toplumun, bir ‘istihâle arkı’ (değişim/ gelişim) içinde aktığını ve hayatı bir ‘süreç içinde’ kavramamızı sağlıyor.
Ahmet Rasim’in hatıraları da okuyanda, hem üstadın dünyasını hem yaşadığı dönemin ve içinde bulunduğu neslin ruhunu, hem de toplumumuzun -özellikle edebiyatımızın- nasıl bir değişim/ dönüşümden geçerek bugüne ulaştığını anlama, düşünme imkânı veriyor.
Söz konusu hatıralar, 1865’te doğup 1932’de vefat eden bir yazarın -bu arada ben Ahmet Rasim’i hep bir bira fıçısı içindeki karikatürüyle hatırlarım- hayatından bir devreyi, Dârüşşafaka’daki öğrencilik yılları ile Abdülhamit dönemini (1882-1890’lı yıllar arasını) kapsıyor. Eser, 1919 yılında, ilk kez “Zaman” gazetesinde “Kırk Senelik Komedi” başlığı altında tefrika edilmiş, sonra da 1924’te kitap hâlinde basılmış. Üstadın amacı, matbuat hatıralarını yazmak, 3 cilt hâlinde düşünüyormuş, ama olmamış, sadece bu cildi yazabilmiş. Hatıralar, Dârüşşafaka’da okuduğu 1882’de başlıyor, sonra basın dünyasına adım attığı, gazeteci ve edebiyatçıların çevresine girdiği yılları, daha çok da Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem taraftarları arasındaki edebi fikri ayrışmayı içeriyor.
Aslında bu mesele, bir Naci-Ekrem çatışması değildir! Türk toplumunda günümüzde de süren derin bir zihniyet ayrışmasının, çatışmanın başlangıç hikâyesidir. Geleneksel bir yapıya, zihniyete sahip ‘Osmanlı toplumu’ yıkılmaktadır, bu süreçte ezeli bir kutuplaşma Doğu-Batı ayrışması şeklinde tezahür etmiştir. Sanayi devrimi ve kapitalizm, geleneksel bir toplum olan Osmanlıyı hem politik hem ekonomik hem de kültürel olarak sarmıştır, sarsmaktadır. Edebiyatta Ekrem’in temsil ettiği bir grup yazar ve şair, zihniyette, estetikte, dilde-üslûpta Batı’yı örnek alır, Naci’nin temsil ettiği, o yıllarda daha çok da Ahmet Mithat Efendi’nin “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinde mevzilenen bir grup ise güya geleneği, Doğu’yu. Gûya dedim, çünkü kanaatimce Naci’nin peykleri, bir kısmı derbeder mizaç ve şiirleriyle aslında geleneği temsil etmezler, çünkü geleneği ‘derbederce söylenmiş şiirler’ temsil etmez, ayrıca Naci ve arkadaşlarının karşılarındaki ‘modernizm heyulası’na karşı gerçek bir set olma ve gelenekte nereye dayanılması gerektiğine dair sağlıklı bir düşünceleri de yoktur. O çözülme yıllarında Ahmet Rasim’in de içinde bulunduğu ve edebiyatımızda “Mutavassıtîn” diye anılan bir grup genç şair-yazar, ‘rindâne-kalendarane’ bir tavırla, bazıları da meyhane ve kahvehane köşelerinde, yeni ‘monden’ Batı taklitçisi şairler karşısında savrulurlar tabiri caizse… Yerlidirler mizaç olarak, ama fikir olarak kavi değillerdir. Yeni, egemen Batı kültürünü de arkasına alarak mağrur bir eda ile bakar onlara, küçümser.
Aynı eda, aynı üstten bakış, şimdi de var. Ama o mağrur edaya karşı daha sonra giderek sağlamlaşacak bir ‘gelenek’, devam zincirine daha sağlam temellerle eklemlenecek bir edebi/ fikrî oluşum çıkacaktır.
O dönemde rüzgâr Batı’dan yanaydı, mukavemet zayıftı. Bir de ‘istibdat’, sansür, korku… O derbeder gençler, böyle bir politik ruh hâli içindeydi.
Şimdilik burada kalalım. Ahmet Rasim ve çevresindekilerin, 1880-1890’lı yıllardaki edebi-siyasi atmosfere, yeni yeni türeyen türeyen Batı yanlısı ediplere nasıl baktığını, ama kendi derbederliklerini de sonraki yazıya bırakalım.
