Gogol mu, Poprişçev mi, komedi mi, trajedi mi?..

Nedir delilik, tam olarak tanımlayamam. Ama sanırım aklın, bedenin hayatını sağlıklı olarak sürdürmek için verdiği kararların ve bu kararlar doğrultusundaki eylemlerin hepsi makulün dairesi içindedir. Makulde bir mutabakat vardır. Bu gerçekliğin sınırları dışına çıkıldığı an deliliğin iklimine giriyoruz. O hâlde şöyle diyebilir miyiz? Ortak gerçeklik dairesini kabul ve buna göre hareket etmek makuliyet, bunun dışında fiziksel ve ahlakî kurallara uymayan düşünce ve hareketler dairesi delilik. Delilikte toplumsal mutabakatın dışına çıkılarak aykırı bir gerçekliğe tâbi olunuyor. Bu bir aldanış değil, kurgulananın gerçek olduğuna inanma söz konusu.

Gogol’un “Bir Delinin Hatıra Defteri” (Çev. Nisan Aygün, Kaldırım, 2018) adlı hikâyesinden çıkardım bunları. İnsanlarda akıl ve mantık var mı? Evet var! Ama benliğin kuyusunda (İd), hazlar, fantaziler, hayaller, arzular, vehimler de var! İşte o kuyudakiler, iradenin kontrolünü aşıp ben’e hâkim olunca deliliğin sınırlarına giriyorsunuz. Bu anlamda aşk bir çeşit deliliktir. Onun için âşığa ‘Mecnun’ cinlenmiş denir. Şairler de meselâ bir tür şiir cini’nin etkisindedir; çünkü imgelemleriyle gerçekliğin sınırını aşarlar.

“Bir Delinin Hatıra Defteri”, insanın bilinçaltındakilerin aşama aşama nasıl dışarı çıktığını ve giderek insana nasıl hâkim olduğunu anlatır. Gogol’un başarısı da kanaatimce insandaki bu ruhsal süreci adım adım hikâye etmesinden gelir.

Eserin başkahramanı Poprişçev, bir dairede memurdur. Daha başta bazı hareketleri, küçük sapmalara işaret eder; kafası karışıktır, işleri alt üst etmekte, unvanları küçük harfle yazmakta ne tarih ne numara koymakta (s. 7), müdürün odasında oturup bir sürü kalem açmaktadır. Daha sonra müdürün kızına âşık olur, köpeklerin konuştuğunu ve mektuplaştığını vehmeder. Bu vehimle köpeklerin mektuplarının peşine düşer, mektuplardan müdürün kızına, müdüre, kendisine dair bilgiler edinir. Böylece yitirdiği gerçeklikle yüz yüze gelir. Mesela âşık olduğu kızın aslında başka birini sevdiğini, kendisine zavallı olarak bakıldığını öğrenir. Ama bu, onu makulün sınırına çekmez, aksine öfkelendirir. Burada şuna da değinmek gerek: Poprişçev, kendisini sürekli üstün görür; meselâ mesleğinin asil bir yanı olduğuna inanır, diğer memurları küçümser, “Ben herhangi bir terzi veya düşük rütbeli memur çocuklarından mıyım? Ben bir asilzadeyim.” (s. 13) der. Bu büyüklük vehmi o kadar ileri gider ki sonunda İspanya kralı olduğuna dahi inanır. Ama gerçekte yoksul ve zavallıdır. O hâlde şunu söyleyebiliriz: İçinde bulunduğu gerçekle, vehmettiği gerçek birbiriyle örtüşmemektedir. Bulunduğu gerçeğin değil kurguladığı gerçeğin içindedir, yaşadığını değil, kurguladığını gerçek sanır. İşte bu çatışma, komik’i doğurur. Mizah, makuliyetin dışındadır. Bu sebeple Poprişçev’in hayalleri, vehimleri, davranışları okura ‘gülünç’ gelir.

Peki bu hikâyede Gogol ne yapar? Elbette bir delinin ruh hâlini yansıtır ama aynı zamanda aristokratlarla, bürokrasiyle, onların yozlaşmış hayatlarıyla dalga geçer. Anlatıcının ve müşahidin bir ‘deli’ olması, hem toplumsal eleştiriyi pekiştirir hem yazarı korumaya alır.

Ama her komedi, içinde bir trajediyi barındırır. Hikâyenin sonunda Poprişçev bir tımarhaneye atılır. Kuyu taşar, ağıt başlar. Zurnanın ucunda yepyeni bir çingene vardır. Gogol’dur sahneye çıkan, sürücüsüne atları kırbaçlamasını söyler, gökyüzü kayar, yıldızlar parıl parıl yanar, ormanlar ve ay akar, bir tarafta deniz, öbür yanda İtalya, diğer yanda Rus evleri gözükür. Poprişçev pencerenin önünde oturan annesini hatırlar. Anneciğim der, “Bu zavallı çocuğunu kurtar buralardan. (…) Bu zavallı çocuğunu göğsüne sar! Dünyada ona yer yok!” (s. 33)…

Konuşan Poprişçev mi, Gogol mudur? Her şey birbirine karışmıştır!

YORUMLAR (7)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
7 Yorum