Kültür hakkında bazı düşünceler…
Kültürü tartışmaktan geri durmak onu ne olgusal ne de hayat pratiği bağlamında ortadan kaldırmaz. Kavramsal değil kelimenin tam anlamıyla canlı bir varlıktır kültür. Kimi görüş ve yorumlar tarafından olumsuzlanması bir yana sosyolojinin hatta politikanın kucağına çekilmesi sebebiyle çizgileri keskinleştirilebilir bir süre. Kültür bu sebepten politika yapmak bile sanılabilir. Bürokrat değil sanatçı olması ileri toplumlarda kültür yöneticilerinin bundandır. Bir toplumda aynı anda tek bir kültür katmanından söz edilemez belki ama bütün katmanları değerli kılacak bir atmosfer yoksa kültür görünümlü faaliyetlerin sönmesi, etkisizleşip erimesi de kaçınılmaz olur. Kültürü bizim için hayati kılan temel ölçü merkezine neyi koyduğumuzdur. Kalbinde insan olmayan hemen hiçbir kültür hareketi bir süre sonra etrafında oluşacak setleri aşıp daha geniş alanlara sıçrayamaz. Kültür insanla başlar ve insanla asıl maneviyatına kavuşur. Ötesi, kalıbı, kabuğu, görüntüsü, şeklidir kültürün. Özü insanın eşya, zaman, mekân ve hayatla kurduğu etkileşime dayanır. Kültürü yaratan özne ilkin kendi içinde iletişim isteği duyar sonra da bu isteğin dilini bulur.
Bir iletişim arzusudur o halde kültür. Kaşık oyan usta sadece kendisine verilen siparişi karşılamaz aynı zamanda ağaçla içsel bir bağ kurar. Saz çalan aşık, ebru teknesi kuran ebruzen, şiire oturan şair, insan ruhunun dehlizlerine giren romancı, elindeki malzemelerin şevkiyle tabağa koyacağı yemeğin ruhunu hisseden aşçı, taşta toprakta mekânın ipeksi salınışını duyan mimar, sesler ormanında gezerken kulağına hiç duyulmamış sesleri çağıran besteci yarı rüya yarı sarhoşluk ama mutlaka içsel bir etkileşim yaşar. Sanat eseri veya eşya bir sipariş doğrultusunda hayat bulma yoluna koyulsa bile onu yaratacak öznenin ırasında kendisini de aşan bir iletişim hali mutlaka yaşar. Muhatapları da kendi kültürel düzeyleri derecesinde bu iletişime katılırlar. Güzel binalar güzel binalarla, şaheser resimler ölümsüz tiyatro eserleriyle kendiliğinden etkileşime geçmez. Etkileşime geçen daima insandır. Bu sebepten sosyoloji ve politika bu durumu bir veri olma konumuna itebilir. Kültürdeki sayısallık veya kitlesel değer sonuçtur. Esas kabul edilemez.
Bir kişinin günün belli saatlerinde jazz dinlemesi onun zevkiyle ilgilidir. Bu müzik türü hakkında derinlemesine bilgi devşirmek ihtiyacı da duymayabilir o kişi. Buradaki iletişim/ etkileşim bireysel düzeyde bir katman oluşturabilir. Ne zaman ki o insan meraklısı olduğu jazz için düşünmeye, araştırmaya başlar, edindiği bilgileri kendi hayatı sonra da çevresiyle ilişkilerinde bir form ve dil olarak kullanır işte o zaman kültür başlamış olur. Aynı şekilde resme meraklı birisi gözünü ve zihnini tablodan çıkarıp çevreye, sokağa, biçimlere, yüzlere, doğaya yönelttiğinde merakı kendiliğinden kitleselleşir. Çünkü hakiki kültür canlıdır. Hayata akmak için can atar. Nitelikli romanlar okuyan bir okur hayatın ayrıntılarına kolaylıkla geçer ve orada insan ilişkilerinin her an şaşırtıcı doğasında bitmez oluşlar yaşar. İletişim kurulmuştur çünkü. İnsanlar bir kitabı nesne diye satın almazlar içeriğine para verirler.
Etrafımızda her gün yüzlerce şekil, renk, ışık, eşya görürüz. Sesler seslere geçer. Dikkat kesilip peşine düşsek kokular sarmalında dolaşırız. Biz ayırdına varıp seçmedikçe hayat birbirini taklit eder. Her şey birbirine benzer. Kültürel bakış birbiriyle alakasız gibi gözüken olgu ve oluşların ayırdına vardıktan sonra bunu insan ve hayatla irtibatlandırır. Yüksek ışıkların, büyük gürültülerin, şaşaalı yapıların, stadyum büyüklüğündeki etkinliklerin hayat biçiminde görünüşleri ıssızlığın ya da fırtınaya tutulmuş denizin görünüşüne benzemese bile yine de insana telkin ettiği bir şey vardır. Bütün bunlar kimin için? Ne adına? Bu soruyu ancak insan kalan sorabilir. O soru ortada dolanmasın diye dünyanın pek çok yerinde kültür adı altında yapay cennetler kuruluyor.
Kültürü dert edinen ve ancak yaratıcı kültür vesilesiyle ayakta duracağına inanan bireyler ve toplumlar bir an boş durmazlar. Müzeler, kütüphaneler, mimari eserler, şehirler, sokaklar kültürel izlerle bezelidir. Bir öğretmen bazen tek bir resmi anlatarak öğrencilerin evrenini değiştirebilir. Tek bir yemek üzerinden bir toplumun kalbine yolculuk edilebilir. Yahya Kemal’in Itri’den söz açarken sarf ettiği ‘kâinat akma’ yorumu, Cemal Süreya’nın Süleyman Çelebi için söylediği ‘çeki düzeni unutulmazlık’ benzeri rehberliklere sıklıkla rastlarız kültürel envanterimizde. Mesele kültürel bilgiyi iletişime ve etkileşime çevirebilmektir. Oturduğumuz yerde kültür hayat olmaz. Bizim kültür yaratmamız başka kültürlerin içimize dalmasına da engel olmaz. Kitleden, kalabalıktan, ideolojik veya güç odaklı bağlantıdan değil insandan doğan ve insana varmaya teşne bilgi saydığımız kültür dert olmalı daima ilkin. Ötesi yığın. Ötesi kül.
