Rüyasını arayan Türkiye
Türkiye, kendini yeniden hatırlamaya çalışır.
Bu topraklarda insanlar, bir rüya inşa ettiler.
O rüya, bazen bir şehirde, bazen bir türküde, bazen bir annenin duasında; kimi zaman bir askerin duruşunda, kimi zaman bir dervişin susuşunda kendini gösterir.
Kelimeler durur; fakat anlam yerinden edilmiştir.
“Türk” diyoruz; kimi kastettiğimiz artık muğlak.
“Millet” diyoruz; kimi kastettiğimiz artık belirsiz.
“İman” diyoruz; hayatımızda neye karşılık geldiğini bilmiyoruz.
Ayakta tutan kavramlar, anlamını yitirmiş sözlere dönüşüyor.
Bu, bir kelime meselesi değildir.
Yaşanan hâl, anlamın yerinden edilmesidir.
Türkiye’nin meselesi, kendi kavramlarının neye tekabül ettiğini ve hangi istikameti gösterdiğini unutmuş olmasıdır.
Bir millet, kavramlarıyla yaşar. Rüyasıyla istikamet bulur.
Asıl mesele, kavramlara yüklediğimiz ruhun yitirilmesidir.
Rüyasını kaybeden bir millet, başkasının gerçeğinde yaşamaya başlar.
Türkiye yeniden bir hikâye kurabilir mi, kendi rüyasına dönebilir mi?
Bu, unutulanı hatırlamakla mümkündür.
Kendi köküne dönmekle, o kökün ne anlama geldiğini kavramakla.
Aranan, rüyanın hakikatiyle yeniden buluşmaktır.
Bizim rüyamız Hakk’ı hatırlatır; insanı kendine çağırır.
O rüyayı yeniden idrak etme vakti.
Yeniden yönelme vakti.
Yükü omuzlama vakti.
Kendi rüyasıyla yeniden buluşma vakti.
Türkiye, ancak kendi rüyasını hatırladığında kendisi olur.
Bu toprakları vatan kılan, Türkiye’yi ayakta tutan ruh budur.
Üzerinde düşünülmesi gereken bir hakikattir.
