Sömürgeciliği anlatırken gerçeği kaçırmak
Edward Said’in Oryantalizm kitabının yayımlanmasının üzerinden neredeyse yarım asır geçti. O günden bu yana postkolonyalizm, Batı üniversitelerinde vicdan muhasebesinin başlıca entelektüel dili haline geldi. Sömürgeciliğin kültürel, siyasi ve psikolojik mirasını teşhir etme iddiasındaki bu akım, edebiyattan tarihe, antropolojiden felsefeye kadar birçok disiplinde boy gösteriyor.
TEORİNİN GÜCÜ: SÖMÜRGECİ BAKIŞI DEŞİFRE ETMEK
Postkolonyalizm kavramı, sömürgeci zihniyetin nasıl işlediğini gözler önüne sermekte olağanüstü bir başarı gösterdi. Edward Said’in dediği gibi, Batı Doğu’yu kendine göre kurgularken yalnızca tarif etmiyor; aynı zamanda yönetilebilir bir nesneye dönüştürüyordu.
Doğu edilgendi, gizemliydi, ilkeldi; Batı ise akılcı, dinamik, üstün. Bu temsiller sayesinde sömürgecilik kendini meşrulaştırdı.
Postkolonyal teori, eski sömürge ülkelerindeki birçok aydın tarafından hevesle benimsendi. Ama bu eleştirel teorinin de eleştirilmesi gereken pek çok yönü var.
MARKSİST ELEŞTİRİ: SINIF NEREDE?
Aijaz Ahmad ve Vivek Chibber gibi bazı Marksist düşünürler, postkolonyalist teorisyenleri sömürgeciliğin kültürel temsil ve söylem analizine aşırı yoğunlaşıp, maddi üretim ilişkilerini, sınıf çelişkilerini, kapitalist küresel sömürüyü unuttukları gerekçesiyle eleştirirler.
Bir Afrikalı maden işçisinin günlük yaşamını anlamak için Said’in Oryantalizm’i elbette işe yarar, ama o işçinin maaşını, patronunu, sendikasını, küresel maden fiyatlarını anlamak için başka araçlar gerekir. Postkolonyalizm, bu araçları çoğu zaman göz ardı eder.
MADUNUN İTİRAZI VAR KENDİSİ YOK
Teorinin en çok alıntılanan isimlerinin büyük bölümü Batı'nın önde gelen üniversitelerinde çalışmaktadır. Eleştirileri, Derrida, Foucault, Lacan gibi Batılı postyapısalcı filozofların kavramlarıyla örülüdür. Köken itibarıyla eski kolonilerden gelen teorisyenlerin hemen hepsi Batı üniversitelerinde yetişmişlerdir.
Sömürgeci aklı eleştirirken kullandıkları çerçevenin kendisi Batılıdır.
Bu paradoks, nedense çoğu zaman yeterince derinlikli tartışılmaz.
Bu konumdan konuşan bir teorinin, madunun sesini ne ölçüde yansıttığı, ne ölçüde Batılı entelektüel çevrelerin kendi vicdan muhasebesine hizmet ettiği üzerine eleştirel bir tartışma yürütülmesi gerekir.
ÖZCÜLÜK TUZAĞI VE AŞIRI GENELLEMELER
Özellikle popülerleştirilmiş postkolonyal söylemde, tamamen şeytanlaştırılmış bir Batı karşısında, mağdur, masum ve homojen bir üçüncü dünya bloğunun tasavvur edildiğini görürüz. Oysa ne Batı bütünüyle şeytan olan yekpare bir yapıdır ne de “Üçüncü Dünya” monolitik. Hindistan ile Kongo arasında, Cezayir ile Filipinler arasında dağlar kadar fark vardır. Bu farkları silen aşırı genellemeler, teorinin açıklayıcılığını zayıflatmaktadır.
“POST” ÖNEKİ YANILTICI
“Post” öneki, sömürgeciliğin sona erdiği izlenimini yaratır. Oysa yerleşimci sömürgeciliği Filistin, Kanada, Avustralya gibi ülkeler için geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bu bağlamlarda “postkolonyal” demek, devam eden bir şiddeti görünmez kılmaktır.
SEÇİCİ KÖRLÜK
Postkolonyalizm Batı sömürgeciliğini anlatırken tutkulu, titiz ve amansızdır. Ama Osmanlı, Rus, Japon ya da Çin sömürgeciliği söz konusu olduğu zaman, aynı yoğunluk ve teorik enerji görülmez. Bu seçicilik, teorinin evrensellik iddiasını zedeler. Eğer söylem analizi, sömürgeci iktidarı deşifre etmek için evrensel bir araçsa, sadece Batı’ya uygulanmaması gerekir.
***
Oryantalist bakışı deşifre etmek, sömürgeci taklit mekanizmalarını görmek, madunun dilsizliğini tespit etmek elbette kıymetli.
Ama geçmişin travmaları üzerine inşa edilen verimsiz düşünsel döngülere hapsolmamak gerekiyor.
Postkolonyal teorinin sınıf çatışmasını, maddi üretimi, devam eden yerleşimci şiddetini ve kendi Batı-merkezli metodolojisini göz ardı ettiği görülüyor.
Derin kurumsal krizler yaşayan toplumlarda, entelektüel enerjinin yalnızca tarihsel travmalar etrafında dönen söylem analizlerine yönelmesi, akıllı ve verimli bir tercih gibi görünmüyor.
Tarihsel travmalara takılıp kalmış bir analizin bugünün yangınlarına çare üretmesi zor.
