İdeolojik eleştirinin Karakoç’un şiirinde gördüğü ve göremediği

Kanaatimce şairleri ‘ben’ ve ‘biz’ şairleri olmak üzere ikiye ayırabiliriz! Meselâ Ahmet Haşim, bir ‘ben’ şairidir. Çünkü kâinata ve tabiata ben’in dairesinden bakar, oldukça kişiseldir, ‘biz’in sesi değildir. Buna karşılık meselâ Mehmet Âkif, bir ‘biz’ şairidir; dünyaya din eksenli bir ‘biz’in gözüyle bakar. Arada farklar varsa da Yahya Kemal de esas itibarıyla bir ‘biz’ şairidir. Bu şairlerin eserlerini eleştirmek diğerlerine göre daha zor. Çünkü genelde, sesi oldukları biz’in koruması altına alınırlar. Eser, biz kümesince bir zırhla örtüldüğü için şiire nüfuz etmek, önündeki biz’i aşıp şairin ‘ben’ine ulaşmak zorlaşır. Bir de eleştirmen, şairle aynı ‘biz’ dairesinde bulunuyorsa, genelde korunması gereken ‘eleştiri mesafesi’ ortadan kalkar ve eleştiri çoğu kez güzellemeye dönüşür.

Bence böyle bir risk, Âkif’, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’in şiiri için olduğu gibi, Sezai Karakoç’un şiiri için de var. Çünkü o da bir ‘biz şairi’; Âkif gibi din eksenli biz’in sesi. Mensup olduğu biz’in zırhı, onun da şiirini kuşatmakta, ben’ini örtmekte… Oysa biz/ küll, ben’lerden/ cüz’lerden oluşur. Her ben, biz’e kendi olarak eklenir. Kemâl yolculuğu ben’den başlar. Dolayısıyla şairin ‘ben dairesi’ni göz ardı ederek, eseri gelinen en üst noktadan, biz dairesinden başlayarak okumak, Mecnun’un ben’le başlayan aşkını atlayıp birden ‘İlâhî aşk’a sıçradığını sanma hatasına düşmektir.

Sanat eseri, bir bilinçaltı, bir hafıza deposudur. Şairin bilinçaltında depoladığı şeyler, değişik imgeler hâlinde esere yansır. Bu depoda çocukluk evresi önemli bir yer tutar. Nitekim Karakoç, “Köpük” şiirinde; “Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun” (Gün Doğmadan, s. 129) diyor. Doğrudur, insan zamanla ben’den biz’e doğru genişleyen bir yumağa benzer. Şiir de böyledir; yumak çözülüp, imgeler kazındıkça altından ben çıkar. Dolayısıyla bireysel mazisine sıkı sıkıya bağlı Karakoç’un ‘medeniyet şiiri’nin köklerinde de çocukluk evresi; doğduğu, yaşadığı coğrafya (Ergani, Piran, Dicle, Diyarbakır), tabiat, bitki örtüsü, hayvanlar, günlük yaşantı (bağbozumu, iftarlar, kurbanlar, hastalıklar, inançlar, gelenekler) geniş yer tutar. Nitekim kendisi bunu “Yaz” şiirinde şöyle dile getiriyor:

“Ben hiç emmedim amma dudağımda

Kaynar o yaz akreplerinin izi

Kelimelerime ve şiirime hep o

Çocukluğun zehri

Kurtaran zehir karışır

Tutkal gibi yapışır” (Gün Doğmadan, s. 149)

Bilindiği üzere Karakoç, şiirlerinde peygamberlere, kıssalara sık sık atıf yapar. Onu biz şairi yapan unsurlardan biri bu dinî tarihtir. Kanaatimce bunun kaynağını da çocukluğunda anne ve babasından dinlediği siyer-i nebi, gazavatnameler ve Hz. Ali cenklerinde aramak lâzım. Bu çerçevede giderek bir medeniyet anlamı yüklenen Zülküfül makamı, samanyolu, bağbozumu, iftar ve kurban bayramlarının, gül, kiraz, nar, incir, dut, iğde gibi bitkilerle kurulan imgelerin diplerinde; hatta akrep, yılan gibi hayvanların, yel çıbanı, şark çıbanı denilen hastalığın ve göz ağrılarının, bunları iyileştirmek için kullanılan halk ilaçlarının arkasında da yaşanan coğrafya ve çocukluk evresi bulunuyor.

Hasılı şiir eleştirisinde bir buzdağının görünen yüzü, bir de görünmeyen yüzü var. Şiirin cevheri görünmeyen tarafta. Oysa ideolojik eleştiri şiirde sadece biz’i görür; ama dipteki ‘ben’i, bilinçaltını ihmal eder. Ben, Karakoç’un şiirinde, medeniyetimize ve metafiziğe açılan bir eşik olarak ilkin çocukluğun yaşandığı coğrafyayı, bağbozumlarını, geceleri damda samanyolunu, yıldızları izleyen, ocak başında anne ve babasından Hz. Ali cenkleri dinleyen, akrep ve yılanlarla ürperen bir çocuğu ve tepede Zülküfül makamınca kollanan, güllerle, bağlarla, kiraz, nar, dut, incir, iğde ağaçlarıyla çevrili bir kasabayı buluyorum…

YORUMLAR (10)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
10 Yorum