Yüreğinde iz taşımak

Dağlık bölgelerde yaşayan insanın rızık kapısı 1970’li yıllardan sonra gurbet oldu. Nüfus arttı. Toprak bizi doyurmaya kafi gelmedi. Sofra, oturanı doyurmaya yetmedi. Dünyanın sesi, ajanslarda duyulunca gurbet yolları yoksulluğa yoksullara umut oldu.

İkinci Dünya Savaşı’ından çıkan Avrupa’nın iş gücü sıkıntısı, yoksullukla ölüm kalım mücadelesi veren bizim insanımızın zor kolay ayrımı yapmadan her işi yapan mecburiyeti bizim aileye de gurbet yollarını gösterdi.

Bir karış gökyüzünden başka ovanın, düzlüğün olmadığı dağlık arazi bize de gurbetin yolunu zorunlu kıldı. 1970’li yılların başında ikinci ağabeyim önce gurbetin Avrupa kapısından adımını atmış. Sonra onu diğer ağabeylerim izlemiş. Zamanla dal budak saldık hepimiz başka diyarlara.

Gurbet, aynı sofrada tüm ailenin bir araya gelmesine hiç müsaade etmedi.

Bazen ateş olup ocağımızı matem hanesine dönüştürdü. Bazen de sevinç olup evimizden pınar gibi oluk oluk aktı.

Bir abimin gelişine sevinirken diğerlerinin evde olmamasının üzüntüsünü hep yaşadık. Annem tüm çocuklarını bir arada görmemenin yasını ömür boyu tuttu.

Ağabeylerimin izinlerinin bitip yurt dışına gidişleri annemin gözünde günlerce yaş olurdu.

Annemin yasını yüreğinde insanlıktan bir iz taşır gibi hep taşırdı. Zaman zaman kendi kendine mırıldananan türküler. İşi gücü bahaneyle kendini bağa bahçeye süte peynire verir. Uzun süre eve gündüz gözüyle eve uğramazdı. Tenhada içli ağlamaları onun şifaydı.

Babam, oğullarının geliş sevincini kahkahaya, misafir ağırlamadaki bonkörlüğe dönüştürür.

Ağabeylerimin getirdiği tütünü piposuna iyice bastırır. Ve takma dişlerinin arasına sıkıştırdığı pipoyu oğullarının hediyesini tadar gibi içine çekerdi. Komşularımız onun sevincine laf atınca hamdı şükrü göğe bakıp yaşatırdı kendine.

Babamın sert karasal yüzü bahara dönüşürdü. Oğullarının gidişiyle karasal iklimin soğuk sert yüzü tekrar gelir babamı bulurdu. Babam kalbinden vurulmuş gibi firakın tüm acılarını yüreğinde taşırdı. Sessizliğini derinleştirir. Pipoyu ağabeylerimin bir dahaki gelişine kadar kaldırır. Muhtar çakmağını tütün tabakasını çıkarır. Duvar dibine çömelerek peş peşe kaçak içerdi öksüre öksüre. Acısını öyle dindirirdi. Komşular babama bir dönem ilişmez, yas tuttuğunu bilirlerdi.

Gurbet, annemin ve babamın inancına akan bir nehirdi. Beş vakit namazlarında oğullarını korumaları için ettikleri dualar onları Allah’a yakın kılardı.

Çocukluğum annemin gözyaşı ve babamın derdin sessizliği arasında büyüdü.

Bütün dünyası köyden ibaret olan benim için ağabeylerimin gidişi küçük kıyametti. Annem uzun süre ağabeylerimin kokusunu evin her yerinde arar, bulur. Bize de koklatırdı. Onların Elinin değdiği yerleri silmez, süpürmez kendince oğullarının izlerini iki göz evde yaşatırdı.

Ben ağabeyimin gidiş üzüntüsünü bir dahaki gelişinin umudu ile azaltmaya çalışırdım.

Yine 1980’li yılların başıydı. Abim şubatın ortalarına doğru Belçika’dan gelmişti. Abimin gelişi yaz güneşi gibi ısıttı dört duvar taş evimizi. Sormaya kıyamazdık izninin kaç gün olduğunu. Bilirdik kış tatillerinin kısalığını.

Şubat ayı bölgenin en soğuk ayı olmanın ötesinde yabani hayvanların ölüm kalım mücadelesi verdiği ay. Kurtlar; köpeğe, silaha rağmen ölüm pahasına köye iner. Serçeler; kapı eşiğine, pencere pervazına konar. Merhametimizi, cömertliğimizi yoklar. Kargalar kavak ağaçlarının çıplak dallarda “Sıcak evinizde bizi unutmayın.” der gibi gaklar. Tavşanlar gece ot yığınlarına iner. Kurt ulumalarının korkusundan kimsenin uzağa gitmeye cesareti olmazdı. Yola yolcuya göz kulak olunur. Yol açıksa sabah erkenden 50 NC’nin sahibi ateşin közünü aracın altına tutar. Buzdan, kardan, ayazdan arınan 50 NC ğar ğar ha gayret çalıştırılır. Sabah şehrin yolunu tutan araç akşama doğru şehir görmenin yorgunluğuyla döner. Devlet ve şehir ile bağımız 50 NC’nin homurtulu yol alışından ibaretti.

Yerin göğün beyaza büründüğü, inin cinin top oynadığı, ısıdan arınmış ıssızlığın cirit attığı köyde elektrik pek olmazdı. Gaz lambaları birbirimizi görecek kadar aydınlatırdı evi.

Komşu köylerden yankılanan ezan sesi köyün minaresiyle birleşir. Dağ, ova, bayır, kar, kış, kurt, kuzu… ezan sesiyle dürtülür. Ezanın zikrine kalbini tutar. Bir an her şey yerin ve göğün sahibine kulak kesilirdi.

Beyaz çöl. Bize göz kamaştırır. Kah fırtınaya dönüşür kıyameti yaşatır kah yumuşak bir döşek gibi merhamet kesilirdi. Merhametinden top top kardan adam yapardık. Don olunca yol olurdu tilkiye kurda. Beyaz çöl, bütün renklerin kirlendiği dünyada temiz kalan tek renkti.

Abimin geldiği şubat, evimizde misafir eksik olmazdı. Sevincimize ortak olan komşu eş dost akrabayla sevincimiz çoğalıyordu.

Gelenin sohbet halkasında yer almak, söz söylemek, minderinde oturmak, sofrasını kaşıklamak hem gelene hem de gelenin aile efradına saygı göstermenin değer vermenin karşılığıydı. Daha sonraları, okuduğum birçok hatırat ve seyahatnamelerde misafirin gelişiyle konu komşunun misafire hoş geldin demesi, ev sahibini onurlandırması İslam ülkelerine has bir peygamber geleneği olduğunu öğrendim.

Abimin geldiği bir şubat akşamı aile efradı olarak yalnızdık. Babam; anneme ve gelinlere bu gece bir gömbe (yöremize has birlikte yenilen misafir, düğün yemeği) yapın da ailecek sofraya oturalım, dedi.

Annem bize göre küçük bir gömbe hazırlayıp közün altına koydu. Yarım saat geçti geçmedi çat kapı bir oda dolusu misafir. Salon kısa sürede tıklım tıklım. Hoş beş derken akşamın sofra saati. Evde bir panik havası. Annem mutedil. Sükunetini koruyor. Babam salonda sofra işareti yapmış yeğenine. Salondan haber geldi “dayım sofra ne zaman gelecek” diyor. Haberi getiren Nihat, evimizin her şeyine koşturan Nihat’tı. Evde erkek çocuk kalmayınca halam ağabeyine oğlu Nihat’ı bağışlamıştı.

Annem, gömbeyi çıkardı. Tereyağını eritti. Sarımsaklı ayranı hazırladı. Gömbenin içini çıkarıp yenecek kıvamda hazırladı. Annemin dilinde besmele dışarda yağan kar misali lapa lapa. Sofrayı kuracak Nihat misafir odası ve mutfak arasında gidip geliyor. Anneme, boşuna besmele çekip durma bu gömbe küçük. Misafirlere yetmez. Ben bu gömbeyi de götüremem. Dayımı mahçup edemem.

Annem, oğlum kalbini ferah tut. Hazreti Fatıma Anamızın elinin bereketini unutma. Zamansız gelen misafirin rızkını Allah çoğaltır. Sen sofra bezini ser. Honçayı götür. Kaşıkları hazırla. Annem besmelenin ritmini dışarda hızlanan karın temposuna eş değerde arttırdı. Sofra bezini serip honçayı kuran Nihat, ben gömbeyi götüremem inadında. Odanın kapısında annem Nihat’ın ellerine tutuşturdu gömbeyi. İki arada bir derede kalan Nihat kendini misafir odasında buldu. Sular, bardaklar gidip geldi. Sessizlik.

Mutfaktayız. Nihat’ın geliş gidişleri kesildi. Annemin yüzündeki tebessüm sükuneti yüzünün akını çoğalttı. Yarım saat sonra sofrayı kaldıran Nihat gömbenin üçte biriyle mutfak kapısında. Annemin ceviz kırığını andıran gülüşü Nihat’ın kahkahasıyla kapıda buluştu.

Anem an “nurdan bir sütuna döndü ve göğe uzandı.” *

*Sezai Karakoç’un “Masal” şiirinden alındı.

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
3 Yorum