Yahya Kemal, Ramazan ve ‘yaralı bilinç’

Oruç hiç şüphesiz bir ibadettir, ama oruç ayı olan Ramazan’ın millî hayatımızda da son derece önemli bir yeri var. Ramazan’a mahsus, bu ayın hasretle beklenmesine yol açan ve millî kimliğimizin bir tarafını yapan zengin bir kültüre ve geleneklere sahibiz. Unutmamak gerekir ki, Ramazan ayının maneviliği ve kendine has şiiriyeti, namaz ve oruçla alâkası olmayanları, hatta gayrı Müslimleri bile sarıp sarmalardı. “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirini bu açıdan okumak gerektiğine inanırım. Bu şiir, Yahya Kemal’in ve onun neslinden birçok aydının yaşadığı dramı yansıtması bakımından da önemlidir.

***

Yahya Kemal, bütün inançlarından soyunmuş bir Jön Türk olarak gittiği Paris’te, dokuz yıl boyunca, Ahmed Haşim’in ‘Müslüman Saati’ dediği hayatın tamamen dışında yaşadığı için çok farklı zevkler ve alışkanlıklar edinmişti. Memleketine ‘tarih içinde Türklüğü’ keşfetmiş bir aydın olarak dönse de, Yakup Kadri’nin tabiriyle, ‘bağdaş kurmasını bile unutmuştu’. “Kanım, dilim ve mizacımla sizdenim/Dünya ve ahirette vatandaşlarım benim” dediği insanlar gibi ve onlarla birlikte yaşaması artık imkânsızdı. Ancak lezzetli çocukluk hatıralarında kalan yerli hayat şekilleriyle yeniden karşılaşmak onda bir çeşit şok etkisi yarattı. Bir dost evinde dinlediği Tanburi Cemil Bey, Yakup Kadri’yle birlikte gittiği Bektaşi tekkesi, ezanlar, Ramazan manzaraları, İstanbul içinde dostlarıyla veya tek başına yaptığı gezintilerde gördükleri ve yaşadıkları...

“Dayanılmaz bir acı” yaratan ve derin bir iç hesaplaşmasına yol açan bu şoklar, onda zaman zaman içinden çıktığı toplumun hayatına yeniden katılma arzusu uyandırmıştır. Bu arzusunu bir yazısında “Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede o ruh var; fakat son nesil bir sürü gibi büyük kütleden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, döneceğiz” cümleleriyle ifade eden Yahya Kemal, “Koca Mustâpaşa” şiirinde de mensup olduğu neslin köksüzlüğünden “derin yara” diye söz ediyordu.

***

Yahya Kemal, bana sorarsanız, “derin yara” derken tam da Daryush Shayegan’ın “yaralı bilinç” dediği trajik durumdan söz etmektedir. Bilindiği gibi, İranlı düşünür, köklü bir medeniyete sahip olmakla beraber modernitenin ani atakları karşısında şaşkınlığa uğramış, gelişmelere ayak uydurabilmek için acele ederken üstüste yanlışlar yapan toplumlarda özellikle aydınların yaşadığı ‘kültürel şizofreni’yi tahlil etmektedir. Bu gibi toplumlarda, en moderninden en muhafazakârına kadar, bütün aydınların ayırıcı vasfı, duygu ve düşünce dünyalarında iki farklı kültürün sürekli itişip kakışmasından doğan zihin çarpıklıklarıdır. Bir yanda tarihin dışına düşme (anakronizm) kaygısı, diğer yanda “köksüzleşme” (yabancılaşma) korkusu…

Bir Ramazan günü iftar vaktine doğru, “öz varlık” dediği “manzara”yı daha derinden hissedebilmek için kalkıp Atik Valide semtine giden Yahya Kemal, söz konusu şiirinde, bu semtte yerli halkın iftar vaktini nasıl yaşadığından söz eder. Ramazan’ın yarattığı manevi hava sokakların her zamanki sükûnetini bir tatlı bekleyişe çevirmiştir. Süzülmüş benizleriyle çarşıdan birer birer dönen mahalleliler ve bakkalda bekleşen fukara kızcağızları iftar vaktinin yaklaştığını göstermektedir. Bir süre sonra bir top gürültüsüyle gün biter ve sokak büsbütün boşalır. Oruçlar açılmış ve şimdi kerpiç evleri derin bir neş’e kaplamıştır. Sokakta tek başına kalan Yahya Kemal, yurdun bu iftarından uzak kaldığı için kendini adeta gurbette (yani yabancı, “köksüz” ve “öksüz”) hissederek üzülür. Tek tesellisi, “çok şükür” böyle duygularının kalmış olmasıdır. “Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz” mısraının geçtiği “Atik Valde’den İnen Sokakta” şiiri, her şeye rağmen yitirilmeyen bu duygunun şiiridir.

***

Yahya Kemal, Mimar Sinan’ın en önemli eserlerinden birinin etrafında oluşan Ati Valide, semtini çok sever, özellikle 1930’ların başında Moda’da otururken hemen her gün keşfe çıkardı. Söz konusu şiirin doğmasına yol açan ziyaretten dönerken, yıllar sonra Orhan Şaik Gökyay’a anlattığına göre, vapurda Mehmed Âkif’in dostlarından biriyle karşılaşmış ve sohbet sırasında söz şiire ve Âkif’e intikal edince şunları söylemişti:

“Eğer Âkif benim duyduğum İslâm’ın şevkini, hüznünü duymuş olsaydı başka türlü olurdu. O İslâm’ın yükselişini, akaidini terennüm etti; şiir, Atik-Valide’nin iftar saatidir. O zat teslim etti bunu. ‘Evet, Âkif’in bu tarafı noksandır’ dedi. O İslâm’ın sefaletini anlatmıştır, yani sosyaldir.”

Aynı hadiseyi Sermet Sami Uysal’a da anlatan Yahya Kemal, şiirde sözünü ettiği sokağın Atik Valide’den Karacaahmet’e inen sokak olduğunu ve o gün hissettiği şiiriyeti yavaş yavaş işleyerek “Atik Valide’den İnen Sokakta” şiirini vücuda getirdiğini söyler.

***

Sevdiği ve kendini bir parçası gibi hissettiği manzaraların içinde yabancı bir seyyah gibi gezinen ve ikamet için hemen her zaman ‘alafranga’ muhitleri tercih eden -yani Üsküdar’ın dost ışıkları’nı Cihangir’den yahut Park Otel’deki odasının penceresinden seyreden- Yahya Kemal’in dramı, Türk aydınlarının bugün de az çok yaşadıkları, fakat itiraf etmekten kaçındıkları bir dramdır. Onun üstünlüğü, “onulmaz yara”sını gizlememesi, zihnindeki çatışmayı estetiğe dönüştürmeyi bilmesidir. Başka bir deyişle, Yahya Kemal, zihin dünyasındaki ikilikten doğan çatışmayı yaratıcı bir hamleyle şiire dönüştürebilmiştir; onun için hâlâ gündemdedir.

Mehmed Âkif gibi aydınlar ise, Yahya Kemal’in kendini oruçsuz olduğu hüzünlendiği saatlerde iftar sofralarındadırlar; dolayısıyla onun hissettiklerini hissetmeleri mümkün değildir. Ne var ki onlar da tarihin dışına sürüklenmemek için moderniteyle başka türlü bir alışveriş içindedirler; kaçınılmaz bir realite olarak karşılarında buldukları “garp” medeniyetini meşrulaştırmak için kendilerini ait hissettikleri medeniyetin depolarından gerekçeler devşirip dururlar. Onların “bilinç”leri de yaralıdır.

Evet, bir Ramazan’ı daha idrak ettik, yarın gece sahura kalkacağız. Şükürler olsun.

Bütün Müslümanların Ramazan’ını tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Derkenar

AKİF EMRE

Akif Emre, yazdıklarını mutlaka okumak ihtiyacını hissettiğim yazarlardan biriydi. Yeni Şafak’taki köşesini zekâsı, derin ve çok yönlü kültürü, geniş ufku ve zarif üslûbuyla doldururdu. En iddialı fikirlerin ve en ağır eleştirilerin bile zarafetle yapılabileceğini ispat etmek isteyenler, onun yazılarını örnek gösterebilirler. Kendisine tahsis edilen köşeyi insicamsız ve derinliksiz yazılarla değil, hakkıyla doldurmaya çalışanlardandı. Çalakalem yazmazdı; yazdığı her yazının emek mahsulü olduğu hissedilirdi. Basınımız, kültür ve düşünce hayatımız için büyük bir kayıptır. Aziz dostuma Cenab-ı Hak’tan rahmet, yakınlarına ve dostlarına baş sağlığı diliyorum.

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
3 Yorum