“Ortadoğu Cehennemi”nin bir çocuğu; PKK

23 Temmuz gecesi TSK F-16’larının Kandildeki PKK hedeflerini bombalamasıyla başlayan yeni savaş,
ilk ayını doldurdu ve şu ana kadar her iki taraftan verilen kayıplar 1000’i bulmuş durumda.

Bu süreçte güvenlik güçlerince verilen kayıp bu yazı yazılırken, 56 olarak açıklanmıştı.
PKK kayıplarının ise tam sayısını bilmek, bu bilgi örgüt tarafından büyük bir özenle gizlendiği
ve yanıltıcı bilgilerle karartıldığı için mümkün olamıyor ancak, 500 ila 1000 arasında olduğu kesin.

Bu rakamlar ortaya, taraflar arasında, 1/10 ila 1/20 arasında bir kayıp oranı koyuyor ki bu, geçmiş çatışma dönemleri oranları arasında PKK aleyhine olan en yükseklerden biri.

Herhangi bir gayrı nizami savaşta olması beklenebileceği gibi bunda da yoğun dezenformasyon yaşanıyor.

PKK kaynakları, Batıdaki akut hükümet muhalifi taraflarca da desteklenen propagandalarında sürekli, askeri operasyonların sivil katliamlarına dönüştüğünü söyleseler, kendi militer güçlerince yapılan yıkımı güvenlik güçlerinin üzerine atmaya çalışsalar da inandırıcılıkları, iddiaları daha dumanı üzerindeyken kolayca yalanlandığından fazla değil.

Devlet tarafı ise operasyonların karşı tarafa verdiği zarar konusunda hamasi bir reklamasyon çabasının uzağında, ancak kesinleşen rakamları yayınlıyor. Onun dışında kendi kayıplarını, olayların detaylarını en ince ayrıntısına kadar veren bir şeffaflığı seçiyor.

Bu tavır, Devletin bu son çatışmada uyguladığı stratejisinin de bir uzantısı.

Çatışma PKK’yi tümüyle imha değil, silah bırakma ve/veya silahlı güçlerini ülke sınırları dışına çıkarmaya zorlamak üzerine kurulu. Dolayısı ile de toplu imhalardan kaçınılan bir tarzda sürdürülüyor.
Aynı stratejinin bir diğer uzantısı da açıkca PKK yanlısı da olsalar, hiçbir biçimde sivil hedeflere zarar vermemek.

Bu strateji ve beraberinde uygulanan taktiklerin güvenlik güçlerinin kayıplarını görece artırdığı bir gerçek.
Her ne kadar şimdiye kadarki veriler yukarıda sözü edildiği gibi, geçmiş çatışmalarda yaşanan karşılıklı kayıp oranlarıyla kıyaslandığında, güvenlik güçlerinin başarısını ortaya koyuyor ise de, savaşla doğal olarak yükselen tansiyon, bir takım eleştirilere ve itirazlara sebep oluyor.

"Neden yaygın ve yıkıcı bir kara operasyonunun başlatılmadığı", "PKK’nin uzaktan vurup kaçma ve tuzaklamalarda verdiği zararın neden azaltılamadığı", "PKK milisini destekleyen bölgelerde niye daha sert önlemler alınmadığı" sorgulanıyor.

Bütün bu soruların cevabı, PKK’nin ikili kimliğinde ve Türkiye’nin geçmişi ile tasarlanan geleceğinde yatıyor.

Öncelikle PKK Barış Süreci sırasında karşılaştırıldığı ETA ve IRA gibi örgütlerden çok daha farklı bir yapı.

Varoluşu kaos’un içinde ayakta kalma ve güç devşirip hakimiyet alanları tesis etme amacı üzerine kurulu.
İdeoloji ve siyasi hedefler, onun bu amacına hizmet eden bir kamuflaj olmaktan öteye gitmiyor.
Siyasi teorisini duruma göre değiştiriyor, bir elbise gibi kesip, biçip tekrar dikiyor ve her duruma uygun hale getirip kullanıyor.

1978’deki kuruluşundan, bir Kürt Ulus Devleti kurma savaşı verdiği iddiasıyla Türkiye Cumhuriyetine saldırdığı 1984 yılına kadarki tüm mücadelesinin, çekirdek hakimiyet alanının tesisi niyetiyle, bölgedeki küçük, büyük ve bir kısmı Türk, bir kısmı Kürt sol örgütlerle, bölgenin diğer hakim unsuru feodal yapılara yönelik olması da bundan.

Kürtlerin 4 ayrı ulus devlet sınırı içine dağılmış varlığıyla, bu ülkelerde yaşadıkları türlü baskılardan kendine varoluş yakıtı sağlayan PKK, kelimenin tam karşılığıyla başka türlü olmayacağını düşündüğü “Ortadoğu Cehennemi”nin bir çocuğu, “çözümün değil sorunun bir parçası”.

Varlığı, kendine olabildiğince az zarar verecek ama sürekliliği olacak bir çatışma ortamına bağlı.

PKK bu bakımdan “Çözüm Süreci” konusunda, AkParti’yi gayet doğru okudu ve süreci elinden geldiğince, en başından beri sabote etti.

Buna en iyi ve ilk örnek, birinci İmralı görüşmesi tutanaklarının BDP eliyle basına sızdırılması.
PKK, bu sızdırmayla başlayan provokasyonlarına "Çözüm Süreci"ni bitirdiği kesin olan taraf olarak algılanmayacağı ama sürecin de kalıcı bir barışa evrilememesi için elinden geleni yaptığı bir tarzı sürdürerek devam etti.

Bütün bunlar elbette ki, tasviye edilmiş askeri vesayet ile etkinleştirilmiş istihbarat koşullarında devlet tarafından hassasiyetle takip edildi.
Bu bağlamda “Barış Süreci”, tüm göz yumdukları ve münferit kabul ederek koğuşturduğu provokasyonlarla aslında, AkParti Hükümetinin samimi niyetlerinin şaşmaz bir göstergesiydi.
Ve aynı şekilde ancak zıt olarak, PKK’nin, hiçbir zaman “barışın” yani “çözümün” bir tarafı olmayacağının, olmak istemediğinin de göstergesi.

Buraya kadar anlatılanlar, PKK’nin sadece bir yüzüyle, bir kimliği ile ilgili.
Ancak PKK’nin bir de ikinci yüzü var ki bu Yeni Türkiye’ye Eski Türkiye’den kalan bir miras.

Bu mirasın içinde, temel olarak artık bir kalıp olarak kullanılan, “imha, inkâr, asimilasyon” politikaları, köy yakmalar, yargısız infazlar, işkenceler ve nicesi ile 12 Eylül Askeri Cuntası, Diyarbakır Cezaevi kâbusu var…

“Devlette devamlılık esastır” denir.

AkParti iktidarı tüm siyasi mücadelesini bu mirasın reddi ve zararlarının tolore edilip, yasaklarının kırıntısına kadar kaldırılmasına vakfetmiş olsa da bu bagaj, kolay atılabilir, yok sayılabilir cinsten değil ve halen de bir karşı propaganda unsuru olarak başarıyla kullanılıyor.

Münferit olduğu kesin ve çarpıtılarak eksik anlatılan birkaç olay, bir ajitasyon, bir grup özel harekatçının getirdiği tekbir vs’den, ipler örülüp kementler yapılıyor ve uzaklardan 90’lara atılarak, o günlerin olayları bugünlere bağlanıyor. Savaş koşullarında kontrolsüzce gelişen infialin sözcükleri, ırkçı faşist tınılarla bu algıya oldukça da yardımcı oluyor.

Bunun gerçekliğini veya haklılığını tartışmak bir yana PKK, ikinci yüzünü tam da o 90’lardan kalma boyalarla, bir mazlum halkın direniş örgütü olarak çizdi ve becerebildiğince çizmeye de devam ediyor.

Saflarında savaşan birçok genç, akılları ‘değişen’e takılmasın diye yapılan yoğun propaganda ile delikanlılığın savaşa teşne ateşine kapılıp, örgüte fedai yazılıyor ve tüm bu insanların Türkiye Kürdistanında yaşayan, anaları, babaları, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları bulunuyor..

Yukarıda anlatılan asli motivasyonuyla, savaşan kadrolarının neredeyse tümü, yine yukarıda anlatılan türde insanlardan oluşan bir örgütü, eskiden olmasa da şimdi artık, “bir’e kadar kırmak” mümkün, ancak doğru mu?

Görünen o ki AkParti iktidarı bu sorunun cevabını “hayır” şeklinde verecek bir ferasetle davranıyor.

Örgüt askeri yöntemlerle yokedilmeye çalışılmıyor, rutin şekilde aşındırılarak, başta da söylendiği gibi “silahsızlanmaya” ya da silahlı unsurlarını Türkiye dışına çıkararak bir başka amaca yönlenmeye zorlanıyor.

PKK için fazla bir seçenek yok.

Ya bu 90’lar projeksiyonlarıyla dolu yalanlardan ibaret propagandasını sürdürerek, aslında tüm Türkiye Halkları ile olan savaşına devam edip yok olacak, veya, asli belirleyicisi olan “örgütsel varolma güdüsünü” aklıyla yeniden işleyip yeni bir mecraya akacak.

Akacağı yer ona gösteriliyor.

Tüm Ortadoğu baştan şekillenirken Suriye cephesinde, Türkiye koruması/komutası altındaki İslâmcı direnişçiler ile kendi gibi seküler isyancılarla omuz omuza, önce IŞİD’e, sonra da gerekirse Esad’a karşı savaşabilir ve Türkiye’deki siyasi mücadeleyi de artık azad etmek zorunda olduğu kuklası HDP’ye terkedebilir.

Böyle bir durumda HDP içindeki BDP için zorluk, akıldışı ve şirretleşmiş söylemleriyle Türk Sosyalistleriyle uğraşmak olsa da, onlarla başa çıkmak her halükarda savaşa ve ölüme tercih edilecektir.

Kolay gelsin ve kendileri bilir.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.