Bir olamayış öyküsü: Gülen’in gerçekleşmeyen liderliği

Tuhaf ama kısa bir süre öncesine kadar Batı medyasında Gülen’den “Türkiye’nin muhalefet lideri” olarak bahsediliyordu. Gülenci örgütlenmenin amacı ise bu
muhalefet hâlini aşmak, iktidara tırmanmaktı.

undan neredeyse 20 yıl önce, 1997’de, Can Kozanoğlu, İnternet. Dolunay. Cemaat adlı kitabında, Gülenci örgütlenme ve onun sosyal-siyasî amaçları hakkında gayet ufuk açıcı bir makale yazdığında kaç kişi ciddiye almıştı? Bana öyle geliyor ki, kitabın kapağındaki yeşil derili, iki antenli, sivri kulaklı, üç parmaklı uzaylı Gülen parodisinin de katkılarıyla bu yazıyı “mizah” olarak değerlendirenlerin sayısı hiç de az değildi. “Türkiye Liderini Arıyor”, Fethullah Gülen Cemaati geliyor! Devletçi, Projeci, “Yeni Çağ” Bilgesi başlıklı bu yazıyı tekrar okuduğumda “Gökkubbe altında yeni bir şey yok! Zamanında ne çok şey söylenmiş” diye mırıldanmadan edemiyorum.

Kozanoğlu’nun, Türkiye’nin iktidar elitinin, her şeyi birden kaybetmemek koşuluyla, çevreden gelen ve “İslâm” vurgusu yapan “yeni bir elitle” iktidarı paylaşmayı göze aldığı yolundaki tahlilleri ve “sivillik vurgularıyla” öne çıkmış bazı aydınların modernlik atfı yaparak Gülen’e “fikrî prim” verdiği yolundaki görüşleri elbetteki yerindeydi. Burada bir ekleme yapıp, Gülen’in, iktidar elitlerini ve aydınları etkilediği kadar, iktidar elitleri ve aydınların da Gülen’in İslâm, İslâm tarihi, felsefesi, uygarlığı gibi konulardaki görüşlerini etkilediğini söyleyebiliriz. Osmanlının son dönemlerinden başlayarak iktidar elitlerinin ve onlardan her zaman çok da belirgin bir surette ayrışmayan aydınların “çağa uygun”, “mani-i terakki” olmayan bir İslâm talebinde bulundukları bir vakıadır. Her hâlükârda bir arz ve talep meselesinin usturuplu bir tevafukla çözüldüğü görülüyor. Makbul İslâm’ın ne olması gerektiğini kavrayarak ona uygun zekice vaazlar veren modernist bir tedarikçiden söz ediyoruz.

Öte yandan Gülen’in 19. Yüzyıl türü, saf bir modernist olmadığı da açıktır. Kozanoğlu’nun makalesindeki en orijinal katkının, Gülen’i modern çağın bunalımlarına cevaben ortaya çıkan bir “Yeni Çağ” ürünü olarak teşhis etmek olduğu kanısındayım:

“Fethullah Gülen, çağ’a yaslanan, çağ’ı kullanan, geleceği projelendiren bir ‘modern’… Aynı zamanda, geçmişe göndermeler yapıp hayli muğlâk ve ‘gizemli’ bir gelecek tasavvuruna da ses verebilen, çağ’ı reddeden bir new age- yeni çağ sözcüsü. Dünya üzerindeki birçok new age- yeni çağ tarikatının ve cemaatinin ufkunda ortak bir nokta oluşturan ‘Altın Çağ’ söylemi, Fethullah Gülen’in bir temalı vaazına da isim oluşturan ‘Altın Nesil’le örtüşüyor.”

Gülen’in ve örgütünün İslâmî kökenli olmakla beraber, klasik İslâmi cemaatler ve tarikatlardansa diğer “Yeni Çağ” dinî hareketlerine benzediğinin tesbit edilmesinin özellikle inanç tarihi ve tabii ki İslâm ilahiyatı açısından önemi büyüktür. Gülen’in, Hindistanlı vaiz Jiddu Krishnamurti ve Moon Tarikatı’nın kurucusu Sun Myung Moon ile mesihlik atfı noktasında benzerliği olduğu da söylenebilir. Amerikalı bilimkurgu yazarı L. Ron Hubbard tarafından geliştirilen ve bugün müstakil bir kilise hâline gelen Scientology tarikatı ile de herhalde üyelerinden “himmet” devşirilmesi açısından ciddî bir benzerlik vardır.

Gülen’in diğer Yeni Çağ hareketlerinden bir de önemli farkı var gibi görünüyor: Bir kült lideri olarak biriktirdiği otoriteyi siyasî otoriteye tahvil etme iştiyakı! Olabilecek en hukuk dışı ve vahşi yöntemlerle yönetime el koymaya kalkışmasından dolayı bu iştiyakın nasıl had hudut bilmez olduğunu ülkece gördük. Tabii burada çok düşündürücü bir iki nokta da var. Fazla dağılmadan not edeyim. Sivil- asker yetkili makamlarda olanlar 15 Temmuz gecesi kamuya ulaşıp ne olduğunu anlatamamış olsaydı, Gülenci cunta da planladığı gibi harekâtın henüz ilk aşamasında, kan dökmeksizin veya pek az kan dökerek yönetime el koyabilmiş olsaydı, “Biz Gülenciyiz, liderimiz Gülendir” mi diyeceklerdi? Hipotetik gibi görünen bu soru aslında öyle değil çünkü gerçekte ne yaptıklarını biliyoruz: Kendilerine Yurtta Sulh Konseyi diyerek Atatürkçü bir darbe yaptıkları algısını yaratmaya çalışmadılar mı? Başarılı olmuş olsaydılar kendilerini afişe etmeleri için ne gerekçeleri olurdu? Bu tecrübeden yola çıkarak da diğer sorumu sorayım: Acaba Türkiye’nin yakın geçmişinde böyle bir şey vaki oldu mu? İstisnasız hepsi fena halde Atatürkçü görünen mütenevvi darbelerden biri (veya daha fazlası) aslında başka bir şey miydi? Başarılı olmuş olsaydı Gülenci cunta da “Atatürkçü” olmayacak mıydı?

Bu yazıdaki niyetim bir “gerçek Atatürkçülük” tartışması başlatmak değil. Ayrıca “Atatürkçü” darbelerin de meşrû veya sevimli şeyler olduğunu herhalde ima ediyor değilim. Dönelim, Gülen’in diğer inanç mucidi Yeni Çağ meslektaşlarından hiçbiriciğinde bulunmayan siyasî hırsına. Kozanoğlu, o makalesinde Türkiye’nin gelecekteki lideri olarak Gülen’i çok ciddî olarak tartışmış. Gülen’i, “[k]endi cemaatinin çekirdeğinde modern proje üstadı, devlet- iktidar çekirdeğinde toparlayıcı lider adayı” olarak niteleyerek soruyor: “Gülen cemaatinin gücünü, Gülen’in etki alanını ‘abartan’ ifadeler mi bunlar? Türkiye, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle halinde Gülen’in liderliğine, şefliğine mi hazırlanıyor?” Sonra, inkâr edilse de Gülen’in siyasî zemine ayak bastığını ve o kaygan zeminde beklenmedik yenilgiler alabileceğini hatırlatıyor. Devamı ise şöyle:

Ama Fethullah Gülen bir gün Türkiye’nin lideri de olabilir. Uygun iklimde sürdürülen bir denge ve zamanlama oyunu bu. Gülen cemaati de, tüm toplumsal, siyasî ve dinî gruplar dâhil, Türkiye’nin en ayrıntılı gelecek projesine sahip grubu… Bilgisayar Lisesi’nden Ekonomi Lisesi’ne, Mülkiye öğrencilerinden medya ağına, finans kurumlarından devlet içindeki kadrolara… İşte bunun için Fethullah Gülen’in ve cemaatinin üzerinde dikkatle durmak lazım. Bu uzun vadeli projenin önemini kavrayabilmek için.”

Kozanoğlu yazmamış olduğu için Gülen’in, hangi mekanizma ile Türkiye’nin lideri olacağı sorusunun o yazıda açık bir cevabı yok. Uygun zamanı kollayarak partileşeceklerini ve bildiğimiz siyaset- sandık vasıtasıyla bu liderliğin edinileceğini düşünmüş olabilir. Öyle olmadı. Gülen bildiği şekilde devlet aygıtını hukuksuz ele geçirme pratiğini sürdürdü. Etkinliği izleyen yirmi yıl içinde sürekli arttı. Lise ne kelime, üniversiteleri, kendine bağlı yargıçları, generalleri oldu ama esas olarak meşrû yöntemlerden köşe bucak kaçındığı için Türkiye’nin lideri falan da olamadı.

Peki, Kozanoğlu, Gülen’in gelecekte Türkiye’nin lideri olma ihtimalini nereden çıkarmıştı? Basit: Gülenci hareket mensupları liderlerinde bu potansiyeli görüyor, bu amaç için çok çalışıyorlar ve bu davalarını hafif remizli rumuzlu olsa da kamuyla paylaşıyorlardı. Kısaca hadise ortadaydı. Kozanoğlu da kâhin değil, iyi bir sosyolojik gözlemciydi. Hiç uzaklara gitmeye gerek yok, onun makalesinin başına koyduğu ve Hüseyin Gülerce tarafından 1996’da yazılan şu satırlara bakalım:

“Türkiye’nin uluslar arası çapta, ülkesinin ve çağının nabzını tutan, kitlelerin bağrına bastığı bir lider beklediği doğrudur. Sevenleri, sevmeyenlerinden daha fazla, 21. yüzyılı okuyan, tarihî dinamiklerimizi çağdaş yorumlarla kuşandırıp asırlarca parlayacak medeniyet meşalemizi yeniden yakacak o lideri hepimiz bekliyoruz. Ancak o içimizden çıkacak. Onu bütün bir toplum olarak bizler, hepimiz ön plana çıkartacağız. O attığı adımların doğruluğu, siyasî hırslarının olmayışı, makam mansıp peşinde koşmayışı ile hepimizin gönlünde önce taht kuracak. (…) Beklediğimiz liderler, kendilerini en iyi şekilde yetiştirmiş, kariyer sahibi, şahsiyet abidesi, müşavere ehli kadrolarıyla geleceklerdir.”

Evet, amaç yeterince deklare edilmiş, Gülen de fizikî özellikleri hariç ve tabii ki idealize edilerek bir güzel tarif edilmiş ama yine de bir bit yeniği var. Liderimizin siyasî hırsları olmayacak, makam mansıp peşinde koşmayacak. Peki, o zaman nasıl, hangi yöntemle liderimiz olacak? Toplum onu siyasete girmeden, siyasî bir talebi olmadan nasıl ön plana çıkartacak? Türkiye’nin beklenen liderinden bahsediliyor, dolayısıyla çok, çok zayıf bir ihtimal ama beklenen lider siyasî bir lider değilse niçin “müşavere ehli kadrolar”a sahip olsun? Soruları namütenahi uzatmak mümkün ama böyle sorarken sorarken insanın içinde bir kuşku beliriyor: Acaba Gülenci hareket ta başından beri siyaset dışı bir mekanizmayla mı iktidara gelmeyi hedefliyordu diye.

Keşke mehdi-i mevûd ve dertleri dindirici, kurtarıcı mesih makamlarına çıkardığınız, masun, yanılmaz, hata yapmaz tonlarda sunduğunuz liderinizin meşrû siyasî hırsları, makam mansıp talepleri olaydı da halkın önüne çıkaydı. Eğer seçilirse her siyasî gibi yanlış adımlar atma durumları da olurdu herhalde, ama oralarda gaybubetten dönmüş imam havaları sökmez, böyle yapan her siyasî gibi bedelini de öderdi. Devlet aygıtını nameşrû yollarla ele geçirmeye mesai harcayıp, o da kifayetsiz ve yavaş kalınca kanlı bir zorbalıkla ülkenin tepesine çıkmaya davranmak da ne demek oluyor?

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.