‘Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm’

CUMARTESİ YAZILARI

Çocukluğumdan beri gözlüklüyüm. Miyopi var bende. Yani uzağı iyi göremiyorum. Dolayısıyla gözlüğüm olmazsa mesela araba kullanmakta sıkıntı yaşayabilirim ya da sokakta karşıdan gelen bir arkadaşımı ilk anda tanıyamayabilirim. Bu yüzden gözlüğün benim için veya benim gibi insanlar için ne kadar önemli olduğunun bilincinde olduğumu sanıyorum. Ancak bu basit aletin “insanlık için de” çok büyük önemi olduğunu Umberto Eco’nun yazdıklarını okuyunca fark ettim.

Romancı, bilgin, düşünür kimliklerini bir koltukta taşıyan bu mütebahhir İtalyan yazar bir denemesinde “Bugün hâlâ Ortaçağ teknolojisinin bayrağı altında yaşıyoruz” iddiasını savunma sadedinde şu örneği ileri sürüyordu:

“Mekanik dokuma tezgâhları, buhar makineleri kadar önemli olan gözlük, bir Ortaçağ buluşuydu. O dönemde, kırkına vardığında yakını göremez duruma gelen bir düşün adamı (karanlık odalarda, gölgeli tonozlar altında, okunaksız elyazmalarını meşale ışığında okumanın güçlüğünü düşünün) ellisinden sonra etkin olarak hiçbir şey üretemiyordu. Gözlüğün bulunmasıyla düşünsel verimlilik alabildiğine arttı; bundan sonraki yüzyıllar da bu insansal kaynaklardan daha çok yararlanabildiler. (“Ortaçağı Düşlemek”, çev. Şadan Karadeniz, Can Y., 2016, sh. 133)

Elhak, ne kadar doğru! Belki de ben bir miyop olarak yakını görememe sıkıntısını, çok şükür, yaşamadığım için olayın bu yönünü hiç düşünmemiştim. Ne var ki biraz düşününce bilimin, düşüncenin ve sanatın gelişmesinde de bu basit gerecin ne kadar önemli bir etkisi olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Bilim demişken, Einstein’ın çoğu fotoğrafında elinde veya masasında gözlüğü görülür. Tarihin en ünlü bilgini belli bir yaştan sonra ortaya çıkan yakını görememe sorunu sebebiyle “okuma gözlüğü” kullanmak zorundaydı. Belki de gözlükleri olmasa yaşlılık döneminde diyelim ki kuantum teorisini eleştirme sadedinde daha az mektup ve makale yazabilecekti.

Marie Curie ise laboratuvarda yaptığı radyasyon çalışmaları yüzünden gözleri zarar gördüğü için çalışırken gözlük kullanmak zorunda olanlardandı.

Felsefe tarihinin en büyük isimlerinden Spinoza’nın erken yaşta ölümünde “gözlük merceği” yontarak geçimini sağlama mecburiyetinin de payı vardı. Bu işi yaparken soluduğu ince cam tozları çocukluğundan beri problemli olan akciğerlerini daha da zayıflatmıştı.

Bu örnekler bir yana, gözlük özellikle laboratuvarda çalışan fen bilimcilerin dış görünüşünü tamamlayan bir aksesuar gibi algılanır. Filmlerde, TV dizilerinde, çizgi romanlarda karşımıza çıkan mucit profesör tipini hatırlayın.

Tesadüf mü bilinmez, bizim bilim insanları da bu prototipe uyuyor çoğunlukla. Mesela, artık tedavülde olmayan 5 TL’lik banknotların arkasında fotoğrafı bulunan Aydın Sayılı ile 10 TL’nin üzerindeki Cahit Arf gözlüklü bilginlerden.

Bu arada, kâğıt paraların üzerinde resmi bulunmayan bilginlerimizden Oktay Sinanoğlu’nun da Aziz Sancar’ın da gözlüksüz fotoğrafını hatırlamıyorum. Keza edebiyat dünyasında da kimilerinin yüzünü gözlüksüz tasavvur edemeyiz neredeyse. Mesela Sabahattin Ali’nin, Nurullah Ataç’ın, Yaşar Kemal’in…

Peki, konu doğrudan görmekle ilgili olduğuna göre, gözlüklü ressam var mı? Pek yok galiba. Ancak ilerleyen yaşlarda buna ihtiyaç duyanlar var. Bir de gözlük kullanmaya karşı olan bir ressam var: Miyop olduğu söylenen Paul Cézanne, gözlük takmayı reddettiğinden dünyayı kendi gördüğü haliyle (mesela uzaktaki nesneleri daha bulanık şekilde) tuvale aktarmıştır.

Şairlerin böyle takıntıları yok! Üstelik şiirimize de girmiş gözlük. Herhalde en çok bilinen örnek Attila İlhan’ın “Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm” dizesi... Ama bizim için çok yeni bir nesne değil bu: Şeyh Gâlib’in, Hüsn ü Aşk’ta yer alan, “Yah-beste olunca çeşm-i giryân/ Gözlükle arardı merd-i merdân” şeklindeki beytinde de geçiyor, gördüğünüz gibi gözlük.

Demek ki kültürümüzde yeri var. Hatta -son padişah Vahdettin dışında- gözlüklü bir Osmanlı hükümdarı resmine sahip olmasak da arşivlerde padişahlara ait gözlük faturaları yer alıyor. Tarih kaynaklarında Yavuz Sultan Selim’in kitap okurken “gözlük” kullandığına dair kayıtlar var. Gelibolulu Mustafa Âlî, saray bürokratlarından Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin padişahı “burnunda gözlükle kitap mütalaasında” gördüğünü aktarır. (“Künhü’l-Ahbâr”, haz. Ali Çavuşoğlu, TTK, 2019, s. 507).

Üstelik, yine Mustafa Âlî’nin 1582 tarihli bir sûrnâmesinde 16. yüzyıl İstanbul’undaki “Gözlükçiyan Tayifesi” yani gözlükçüler esnafı da kayda geçirilmiş bulunuyor.

Gözlüğün ilk olarak 13. yüzyılda -Eco’nun ülkesi- İtalya’da icat edildiği söyleniyor. Aslında ben bu icadın kadim Çin’de gerçekleştirildiğini sanıyordum ama Kudret Emiroğlu’nun yazdığına göre, “Gözlüğü ilk icat edenlerin Çinliler olduğu tezi artık tehlikededir. 1240’lara ait bir metinde gözlüğe yapılan atfın metne sonradan eklenmiş olduğu anlaşılmıştır.” (Emiroğlu, “Gündelik Hayatımızın Tarihi”, Dost, 2001, sh. 301-302)

Avrupa’da çok kısa zamanda yaygınlaşan ilk gözlüklerin mercekleri dışbükey olduğu için sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Miyopluğa çare olacak mercekler ancak 15. yüzyılda imal edilebildi. İlk gözlükler ya büyüteç gibi elde tutularak ya da tek gözün üstündeki kaş kemerinin altına sıkıştırılarak kullanılıyordu.

1730’da kulak arkasına takılan gözlük sapının icadı önemli bir dönüm noktası. Böylece gözlük bugünkü şeklini almış. Londra’nın Soho semtinde optik dükkanı işleten Edward Scarlett isimli kişiymiş sabit gözlük sapının mucidi. 1780’lerde hem yakın hem de uzak camları olan çift odaklı gözlük yapmayı akıl eden kişinin ise iki ayrı gözlük taşıma zahmetinden kurtulmak isteyen Benjamin Franklin olduğu söyleniyor.

Gözlüğün doğum yeri İtalya olsa da “güneş gözlüğü”nün Çin icadı olma ihtimali var: “Adalet heykelinin Batı’da gözü bağlı, Çin’de güneş gözlüklüdür, çünkü güneş gözlüğü dediğimiz karartılmış camlı gözlükler ilk olarak Çin mahkemelerinde yargıçların gözlerini saklamak için kullanılmıştır.” (Emiroğlu, Ibid., sh. 302)

Gelgelelim, bugün burada biz “Gözlük olmasaydı ne yapardık” demeye getiriyoruz ama bu basit sağlık gerecinin ideolojik, kültürel ve hatta estetik gerekçelerle düşman ilan edildiği dönemler yaşandı. Daha 1970’lerde komünist “Kızıl Kmerler” yönetimindeki Kamboçya’da binlerce insan yalnızca gözlük taktığı için Batı burjuva kültürünün etkisindeki devrim düşmanları olarak görüldü. Bazıları bu gerekçeyle öldürüldü.

Gerçekten de Batı burjuva kültüründe gözlük eskiden beri entelektüelliğin simgesi olarak saygı görüyordu. Ama yalnızca erkeklerde. Aşağı yukarı 20. yüzyıl ortalarına kadar Avrupa’daki bazı çevrelerde kadınların gözlük takması edepsizlikti, utanç kaynağıydı, kadınlık vasfını kaybetmiş olmanın nişanesiydi.

Batı dünyasında artık bu anlayışın yeri kalmadı ama 2019‘da sosyal medyada #GlassesAreForbidden (Gözlük Yasaktır) etiketiyle yayılan protestolar Japonya’da benzer bir anlayışın halen mevcut olduğunu gösterdi. Birçok Japon şirketinin kadın çalışanlarına gözlük takmayı yasakladığını öğrendik. Bazı mağazalarda yasak gerekçesi gözlüklü kadın çalışanların müşterilere “soğuk ve mesafeli izlenimi” vermesiydi. Ancak gözlük kullanan erkek çalışanlar için bu durum söz konusu değildi!

Uzun sözün kısası, gözlük deyip geçmemek lazım… O iki camın arkasında uzun bir tarih var. Kültürlerin, ideolojilerin yansımaları var. Bilimin kat ettiği mesafeler var. Estetik anlayışlarının geçirdiği dönüşümler var. Toplumsal yapıların zamana karşı direnişleri var.

kitap.png

YORUMLAR (3)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.