Mekke Paktı bizi savaşa sokar mı?
Herkesin aklında aynı soru var: Son günlerde İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan arasında hızla tırmanan askeri çatışmalar Mekke Anlaşmasının imzacısı olmamız hasebiyle bizi de içine çekebilir mi? Suudilere yardım veya destek verme yükümlülüğümüz var mı?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçen gün NTV kanalında bu konuya dair sorulara cevap verdi… Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ardından Mekke İttifakı’nın devreye girip girmeyeceği sorusunu şöyle cevapladı Fidan: “Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine çok ciddi saldırılar olduğunu görüyoruz. Bizim anlaşmamızda da müttefiklik anlaşması var, sözümüzün eriyiz. Bu konuda bir dayanışma içerisindeyiz. Mekke İttifakı olarak yakından takip ediyoruz. Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda karşılama yönünde sıkıntımız olmaz.”
Sözünün eri olmak önemli tabii. Siyasetçilerin verdikleri sözleri tutması herkesi mutlu eder. Ancak burada Suudilere vermiş olduğumuz sözü yerine getirmemizin önünde “küçük” bir engel var: Anayasamıza göre hükümet tarafından imzalanan herhangi bir uluslararası anlaşmanın geçerlik kazanıp yürürlüğe girmesi için TBMM’de oylanarak kabul edilmesi gerekiyor.
7 Ağustos’ta, yani bir buçuk ay kadar önce, üç ülkenin devlet başkanları tarafından imzalanmış olan Mekke Anlaşması henüz meclisin önüne getirilmedi. Bundan dolayı anlaşma belgesinin içeriği de büyük ölçüde meçhul. Ne Türk kamuoyu ne TBMM’de görev yapan milletvekilleri ne de sivil veya askeri bürokrasi içerikten haberdar.
Bu durumda, ayrıntıları bilinmeyen ve henüz meclisten onay alıp hukuken geçerlik kazanmamış olan bir anlaşmanın hükümlerini yalnızca “Suudilere söz verdik” diyerek uygulamaya kalkışmak söz konusu olmasa gerektir.
Diğer yandan, anlaşma meclisten onay alıp yürürlüğe girse bile bir problem daha var: Mekke Anlaşmasının içeriğini tümüyle bilmesek de NATO’nun meşhur beşinci maddesinin benzeri olan bir maddenin burada yer aldığını Dışişleri Bakanı daha önce açıklamıştı. Buna göre, imzalanan anlaşmada üye ülkelerden biri saldırıya maruz kalırsa bu saldırının tüm üyelere yapılmış gibi kabul edileceği şeklinde bir hükmün yer aldığı anlaşılıyor. Ne var ki Husi-Suudi çatışmasında saldırgan tarafın hangisi olduğu, yani üye ülkenin saldıran taraf mı saldırıya uğrayan taraf mı olduğu -işin tabiatı gereği- tartışmalı bir husus.
Ancak, ilk silahı kim sıkmış olursa olsun, böyle bir durumda Türkiye’nin de bu savaşa dahil olma mecburiyeti taşıdığına yönelik Suudi iddiası temkinle karşılanmalı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış siyasetini yönetme sorumluluğunu üstlenmiş kadroların da bu temkini gösterdiğini veya göstereceğini varsaymalıyız.
Dışişleri Bakanı’nın tartışmalara yol açan açıklaması hakkında da “Herhalde karşı tarafı sakinleştirmek veya oyalamak amacıyla dile getirilmiştir” diye düşünüp öyle inanmak durumundayız. Türk kamuoyuna duyurulan destek vaadinin “teknik konular”la sınırlandırılması bu bakımdan olumlu kabul edilmeli.
Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük ve köklü bir devletin dış siyasetini dar koridorlara sokabilecek birtakım riskli kararları, ilgili kurumların görüşünü sormadan ve milletin temsilcileriyle müzakere etmeden almanın yanlışlığı izahtan varestedir.
Türkiye’nin bugüne kadar sürdürdüğü -geçmiş dönemlerde Ak Parti hükümetlerinin de titizlikle uyguladığı- geleneksel yaklaşım bölgesel çatışmalarda taraf olmak yerine taraflar arasında mümkün olduğunca uzlaştırıcı veya yatıştırıcı bir rol üstlenmek yönündedir. Çünkü bizim geleneksel bölge vizyonumuz mevcut dengelerin bozulmasına engel olmayı gerektiriyor. Dengeler bozulduğunda oluşacak boşlukların bölge dışı güçler tarafından doldurulması riskine karşı her zaman duyarlıyız ülke olarak.
Hatta, yakın geçmişte birtakım yanlış tercihler ve galiba direnç gösteremediğimiz bazı tazyikler yüzünden tarafı haline getirildiğimiz Suriye iç savaşında bile dengeleri gözeten bir tutum sürdürüldü. Suriye’de karşı cephelerde yer aldığımız İran’la siyasi ve ticari ilişkiler hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
Bugün ise herhangi bir çatışmanın tarafları durumunda olmayan Türkiye ve İran arasında daha önce hiç görülmeyen derecede bir gerginlik havası gözleniyor. Geçtiğimiz günlerde Mahan Air’in uçuşlarının durdurulmasının ardından 1982’den bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren Bank Mellat’ın ruhsatının iptal edilmesi “Neler oluyor” dedirten olaylardı.
“Şii Husiler Müslümanların mukaddes şehri Mekke’ye İHA saldırısı düzenledi” şeklindeki inanılması zor Suudi iddiası üzerine Türk hükümetinin yayımladığı fazlasıyla sert kınama mesajları kamuoyunda soru işaretlerini arttırdı. Henüz resmî olarak açıklanmamış bazı gelişmelere dair söylentiler de kaygı verici boyutlarda…
İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim ve çatışmanın tarafı haline gelme ihtimalinin verdiği kaygı bu. Milletin beklentisi Türkiye’nin bu kavganın dışında ve hatta mümkün olduğunca uzağında tutulmasıdır. Aklın gereği de budur.
Mekke Paktı’na gelince… Devletler arasında savunma ittifaklarına savaş çıkarmak veya sürmekte olan bir savaşa dahil olmak için değil, öncelikle savaştan kaçınmak için ihtiyaç duyulur.
