Anahtarlar sende kalsın, dönüşte alırım

Yaşadığımız dünyanın, düzenin, şartların değişmesi; bir felaket, bir yok oluş yönünde değişmesi… Bu kadar büyük bir değişikliğe doğru gidiyorsak hemen farkına varırız, tepki veririz, tedbirlerimizi alırız değil mi?

Değil.

Bu “değil”e örnek diye daha çok Titanik’in batışını anlatırlar. O sırada dünyanın en büyük yolcu gemisi, iki bin küsur kişi taşıyor. Bildiğiniz gibi buz dağına çarpıp batıyor ve bin beş yüz küsur yolcu ölüyor. Gemi buzula çarptıktan ve su almaya başladıktan sonra, ayaklarının altındaki taban eğim alırken… Ne yapmışlar? Geminin muhteşem balo salonunda orkestra çalmaya devam etmiş! Yolcular paniğe kapılmasın diye özellikle çalmaya devam etmişler.

Demek ki insanlar felaketleri öyle çabucak algılayamıyor.

Benim aklımdaki örnek, Titanik’ten çok daha büyük bir felaket. Rumeli’nin kaybı. Osmanlı’nın Anadolu’dan önce hâkim olduğu anayurdu elden çıkarken olan bitenin vahametini anlayıp hemen davranmış mıyız? Bu köşede birkaç kez bahsettiğim Fatih Kerimi’nin İstanbul Mektupları’nda bunun hiç de böyle olmadığını okuyoruz. Şöyle yazıyor Kerimi: “İstanbul’da şimdi hiç kimse kalmamış, yediden yetmişe kadar eli silah tutan herkes askere yazılmıştır, vatan savunmasına girişmişlerdir. Herkes mal mülk ve ailesinden vazgeçmiştir. ‘Ya namus ya ölüm!’ diye meydana atılmışlardır diye düşünüyorduk. Çünkü bizim nazarımızda bugün Türkiye’nin başına gelen haller fevkalade mühim bir tarihî hadise olup altı yüz yıllık muazzam bir devletin haritası ortaya konuluyor. Eğer Türkler şimdi kendi askerî ve millî namuslarını koruyamazlarsa, sonra durumlarının çok kötü olacağı açıktı.” Sonra ne görsün! İstanbul kahveleri tıklım tıklım doludur. “Hepsi de gayet sağlıklı, genç, zinde Türkler. Gayet düzgün giyinmişler. Hepsi de gayet mütekebbirane oturuyorlar.”

DÖNÜŞTE ALIRIM

Selanik’teydi galiba, bir Osmanlı devlet memuru, dairesini ve evini kilitlemiş ve anahtarlarını komşusu gayrı-Türk’e bırakmış. “Döndüğümde senden alırım.”, demiş. O anahtarlar şimdi nerededir, o ev ve dairenin başına neler gelmiştir acaba?

Bir ülke ölürken öldüğünün farkına varmaz mı? Demek ki varmıyormuş.

Bazen insanlar böyledir. Rahmetli babam ölüm döşeğine yattığında bana son sözleri yazın nerelere gideceği idi. Hadi o hastalığının ölümcüllüğünü bilmiyordu. Ya geride kalanlar. Geride kalanlar da çoğu zaman kaybın kalıcı olduğunu epey bir süre kavrayamaz. Ölenin ardından zaman zaman, “Ona da bir sorayım”… “Ona haber vereyim” gibi düşünceler geçer zihnimizden. Hâlbuki o artık yoktur.

Ölmekte olduğunun şuuruna varamayan insan. Sonun geldiğini anlayamayan imparatorluk. Kaybediliği anlaşılmayan vatan. Bittiğini fark edemeyen rejim, iktidar, parti…

KOSSAKLAR ATLARINI EĞERLERKEN

Aklım Rus İhtilali’ne gitti. Çarın devrilişini, ailesi ve hizmetkârlarıyla birlikte derdest edilişi ve bir yıllık tutsaklıktan sonra topluca öldürülüşlerini, farklı kaynaklardan, defalarca okudum. Beni en çok çarpan, dolayısıyla unutmadığım bir ayrıntı; Şubat ihtilalinde sona varılmak üzereyken Çar ile maiyeti arasında birkaç defa tekrarlanan şu konuşma idi:

Çar: Kossaklar nerede? Ne yapıyorlar?

Görevli: Atlarını eyerliyorlar efendimiz.

O atlar o gün bir türlü eyerlenemedi ve şu kadar neredeyse dört asırlık bir rejim gümbürdeyip gitti.

İDRAKİN ATALETİ

Almanya’ya Nazilerin hâkim oluşu da benzer bir aymazlık, bir türlü uyanamama hikâyesidir. Bu Almanlar yalnız Münih birahanelerinin Almanları değildi. Schiller’in, Göthe’nin, Beethoven’in Bismarckların da Almanlarıydı. Fransa’dan sonra kıtanın medeniyet merkeziydi. Rejim önce demokratik adımlarla, sonra demokrasiyle gelen iktidarın demokrasiyi katletmesiyle değişti. Bu felaketli gidiş adım adım – şimdi – malum sona doğru yürürken Alman aydınlarını yakalayıp olacakları anlatsanız, muhtemelen size gülüp geçerlerdi.

“Atalet” kelimesi harekete geçmeye karşı direnci, tembelliği anlatır. Daha çok fizik terimidir. Yeni terminolojide “eylemsizlik” deniyor. Aslında eylemsizlik, ataletin kendisi değil, sonucudur. Her ne ise. Fakat bu kelimeler cisimler için kullanılır. Buraya kadar anlattığım cisimlerin değil insan zihninin, idrakin ataleti. Alıştığımız hâl ve gidiş sonsuza kadar öyle devam edecek sanmanın ataleti. Doğduğumuz ülke, devlet ve rejim ne idiyse hep öyle kalacak, tanıdıklarımız hep öylece çevremizde olacak sanmanın ataleti. Belki de öyle olmalarını istediğimiz için öyle zanneder, kendimizi öyle sanmaya ikna ederiz.

Hâlbuki asıl olan eylemsizlik değildir. Asıl olan değişimdir.

Selanik’teki anahtarlar kim bilir kimin elinden nereye gitti. Sevdiklerimiz birer birer yok oldu. Ve Kossaklar bir türlü eyerleyemedi o atları.

Ne demişler, “Eğer herkes telaş içinde bağıra çağıra, sağa sola koşuştururken siz, sükûnetinizi ve soğukkanlılığınızı korumaya devam ediyorsanız… Olan bitenin farkında değilsiniz demektir. “

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.