Türkiye’nin ‘hangi’ NATO’ya ihtiyacı var
Trump daha önce de Avrupalılara çeşitli vesilelerle “Benim NATO’ya ihtiyacım yok, NATO’nun bana ihtiyacı var” mesajı vermişti. Ankara’da düzenlenen zirvede de aynı mesajı vermesi bekleniyordu. Verdi ama bu sefer durup dururken İran’ı vurarak uygulamalı şekilde verdi aynı mesajı. Bu mesajından birkaç saat önce İran’la yapılan ateşkesten memnuniyetini açıklamış olması önemli değil. Elindeki pahalı oyuncağın kırılmasından çekinmeyen şımarık zengin çocuğundaki genişlik var ABD Başkanında. Devran zaten onların devranı.
NATO özellikle ikinci döneminde Trump’ın takıntılı konularından biri olarak görünüyor. Çünkü orada Avrupalılarla ortak. Çünkü asıl takıntısı Avrupa’ya. Gümrük vergisi krizinde de hedefi Avrupa’ydı. “Grönland bana lazım, Kanada ABD’ye bağlanmalı” gibi tuhaf çıkışlarında da hedefi Avrupa’ydı. Ukrayna’da Putin’in haklı olduğunu söylerken, Almanya’da ırkçı partilere destek verirken de hedefi Avrupa’ydı. Galiba bizi överken de bir gözü hep Avrupalı ortaklarında.
Ancak Trump’ın kişisel/psikopatolojik motivasyonlarından bağımsız olarak, NATO konusuna dönersek, Washington’da giderek güçlenen eğilim Avrupa’nın savunmasını artık Avrupalılara bırakmak yönünde. Yani burada yalnızca Trump’ın öngörülemezliği veya dengesizliği değil mesele.
NATO esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası eski kıtada oluşan siyasi mimari çerçevesinde hayat bulmuş olan bir organizasyon. Kuruluş ve varlık sebebi Hitler’in elinden kurtarılan Avrupa’nın bu sefer Rus tehdidine karşı korunmasıydı.
İşte bu yüzden 1990’dan sonra Washington’da “Sovyet tehdidi ortadan kalkmış olduğuna göre Avrupa topraklarını korumaya ihtiyacımız yok” görüşü dillendirilmeye başladı. Ancak bunun “Avrupa ile yollarımızı ayıralım” değil, “ABD’nin payına düşen külfeti azaltalım” demek olduğu da özellikle belirtiliyordu.
Zaten bu süreçte Avrupalılar da NATO’ya eskisi gibi ihtiyaçlarının kalmadığını düşünmeye başladılar ve savunma harcamalarını git gide azalttılar. Bu tutum ise Amerikalıların tepkisini arttırdı. “Külfet paylaşımı” meselesi muhtelif vesilelerle sık sık gündeme geldi.
Ne var ki ABD cephesinde Trump dönemine kadar bu yolda somut adım atılmadı. Çünkü Amerikan dış politika ve savunma politikaları her şeye rağmen “Batı sisteminin patronu olarak kalmak için küçük bir külfetin de üstlenilmesini” öngörüyordu.
Dahası, İstanbul’da 2004 yılında gerçekleşen zirvede NATO’nun kolektif savunma ittifakından küresel güvenlik aktörüne dönüşmesine karar verildi. Bunun anlamı ittifakın Sovyetler Birliği’ne karşı Avrupa topraklarını korumaktan ibaret olan misyonunu bölge dışı ve sınır ötesi tehditlere yöneltmekti. Nitekim Irak ve Afganistan’dan Sudan ve Somali’ye kadar birçok bölgede yeni NATO görevleri ihdas edildi ama bu operasyonların hemen tamamı ABD dış politikasının uygulanmasına yönelikti. Avrupa kanadı ittifakın genel stratejisinin belirlenmesi aşamalarında yeterince aktif değildi.
Bu çerçevede, Washington’un aslında en başından beri Avrupa güvenliği dışındaki konuları ve bilhassa Ortadoğu meselelerini NATO ittifakının kapsama alanının dışında tutma gayreti gösterdiği de unutulmamalı... Mesela 1956’da gerçekleşen Süveyş Savaşı’nda ABD rakibi Sovyetler Birliği ile beraber hareket ederek en yakın müttefikleri olan İngiltere, Fransa ve İsrail’e karşı cephe almıştı. Bir diğer örnek, daha yakın zamanda, 2003’teki Irak İşgali sırasında yaşanan çatışmaydı. ABD’nin Irak’ı işgaline destek vermeyen, hatta engellemeye çalışan Avrupa devletleri ABD Başkanı’nın ağzından “düşman” ilan edilmişti.
Bütün bu hadiseler sırasında NATO tartışma konusu olmuş ama yine de askeri ittifakın bozulması ihtimalini hiç kimse ciddiye almamıştı. Çünkü Batı sistemi karşıtı “kontrol dışı” güçlerin oluşturduğu güvenlik riskleri her iki tarafın da siyasi ve ekonomik çıkarlarını ilgilendiren konular olarak ortada duruyordu.
Bu arada, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Türkiye’ye duyulan ihtiyaç da tartışma konusu haline gelmişti ama özellikle Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan ve ülkemizin jeostratejik konumunu ihmal eden bakış açısı fazla etkili olmadı. Bilahare yaşanan -Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, Suriye iç savaşı, Ukrayna krizi gibi- birtakım jeopolitik gelişmeler ise Türkiye’nin NATO için vazgeçilmezliğini yeniden gösterdi.
Bahsettiğimiz hadiseler aslında “Soğuk Savaş sonrasında ihtiyaç kalmadı” denilen ittifakın vazgeçilmezliğini de hatırlattı. Bilhassa Ukrayna savaşı Avrupa ülkelerinin kendi askeri kapasiteleri itibarıyla Atlantik ittifakına ne derecede bağımlı halde olduğunu göz önüne serdi.
Brüksel’in tamamen hazırlıksız yakalandığı bu aşamada Trump’ın Avrupa’ya “Bu savaş sizin meseleniz, ben karışmıyorum, ne haliniz varsa görün” demesi yalnızca NATO’nun önemini göstermekle kalmadı, ABD olmadan bu ittifakın hiçbir manası olmadığını da gösterdi. Çünkü eski kıta ekonomik ve siyasi alanda birliğini iyi kötü gerçekleştirmiş olsa da askeri alanda aynı ölçüde bir güç oluşturmaktan uzaktı.
Bunun üzerine Avrupa ülkeleri bir yandan savunma bütçelerini astronomik oranlarda arttırırken bir yandan da telaş içinde raftan eski bir dosyayı indirdiler. ABD’nin müttefik olmaktan çıkıp pekala hasım haline de gelebildiğinin görüldüğü bu süreçte “Avrupa NATO’su” diye anılan “Washington’a bağımlı olmayan bir savunma yapılanması” fikri yeniden gündeme geldi. “İttifak içinde ayrı bir alt ittifak” oluşturma projesi doğrultusunda bu sefer ciddi birtakım adımlar da atıldı. Hatta bu sefer işin içinde 2020’de AB ile yolunu ayırmış olan İngiltere de var.
Bu çerçevede AB tarafından SAFE (Avrupa için Güvenlik Eylemi) adı altında 150 milyar avro bütçeli bir savunma programı oluşturuldu. Şimdi de Ankara’daki NATO Liderler Zirvesi sırasında İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer bazı ülkelerin katılımıyla “Avrupa’nın uzun menzilli saldırı kabiliyetini bağımsız şekilde geliştirmeyi hedefleyen” 50 milyar euro bütçeye sahip bir girişimin başlatıldığı duyuruldu. Yine benzer başka projelerin de sırada olduğu biliniyor.
Yani “Avrupa NATO’su” fikri artık fikir olmaktan çıkıp somut bir varlığa dönüşüyor adım adım. Bu noktada bizim için önemli olan söz konusu girişim içinde yer alıp almayacağımız ve yer alırsak burada nasıl bir rol üstleneceğimiz.
Türkiye’nin tam üyelik için başvurduğu SAFE’te AB üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın vetosunun söz konusu olduğu, özellikle Almanya’nın bu engelin kaldırılması için çaba gösterdiği epeydir konuşuluyor. Ancak asıl engelin Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tan değil Ankara’nın savunma perspektifinin belirsizliğinden kaynaklandığını söyleyenler de var. Kastedilen belirsizlik Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir savunma yapılanmasında yer almaya hazır olup olmadığı…
Ancak şu da var: Avrupa tabiatıyla Türkiye’nin askeri ve jeostratejik ağırlığının farkında olsa da yeni savunma yapılanmasında karar alıcı bir rolde olmamızı arzu etmiyor. Bu da normal. Unutmamak lazım ki vaktiyle bizi NATO’ya da âlây-ı vâlâ ile davet etmemişlerdi, kendimizi zorla davet ettirmiştik. Bugünkü şartlarda ise Ankara’nın pazarlık gücü o günlere göre çok daha fazla. Önemli olan politik tercihin hangi yönde olduğu.
