Artıları ve eksileriyle medeniyetçilik…
Medeniyetçilik, daha doğrusu Amerika Yeni Sağının anladığı biçimiyle medeniyet fikri, Foreign Affairs’da yazan Leonard Schuette’ye göre Samuel Huntington ve ona fikir babalığı yapan Bernard Lewis’in bize yıllar önce anlattığı gibi ille de çatışmaya yol açacak, Çin’le Amerika’yı, Hristiyanlıkla Müslümanlığı savaştıracak bir bakış açısı değil.
Amerikan Yeni Sağı kültür ve din kadar toprak esasını da önemsiyor. Carl Schmitt’in 1950’de yayımlanan kısa adıyla Yeryüzünün Nomosu kitabında vurguladığına benzer şekilde, coğrafi alanlar içinde bir tür özerk bölgelerin olduğuna ve her özerk bölgenin de bir hegemonu bulunması gerektiğine, böylece küresel istikrarın sağlanabileceğine inanıyor.
Ön koşul da bence değerlere karşılıklı saygı ve tabii ki her medeniyet bölgesinin hegemonunun kim olacağının belirlenmesi. Yeni sağcılara göre Batı cenahında sorun yok. Bu bölgenin hamisi tartışmasız bir şekilde Amerika. Ancak bunun anlatılması ve kabul edilmesinin sağlanması şart. Avrupa direniyor, Kanada da bir türlü kabullenemiyor.
Ayrıca Trump’ın işlemselci (transactional) siyaseti ve kendini geçmişin hayaletlerinden kurtaramamış olması da hegemonik konsolidasyonu engelliyor. Fakat asıl düşman liberalizm ve onun küresel yansıması. Liberalizme karşı fikren savaşılması, düşünsel kalıntılarının akıllardan silinmesi gerekiyor.
Yeni sağ, bunu Heritage Foundation ve Claremont Institute benzeri düşünce kuruluşları, Michael Anton, Sohrab Ahmari gibi kanaat önderleriyle başarabilecekmiş izlenimi veriyor. Trump ve yakın çevresi de zaten Çin’i hasımdan çok rakip olarak görmesiyle, Rusya konusunda Avrupa’yı dehşete düşüren politikalarıyla ve tüm baskılara rağmen İsrail’i arka plana atma eğilimiyle bu izlenimi güçlendiriyor.
Gözlemcilerin ülke tarihine bakıp bazen izolasyonculuk ya da Monroe’culuk diye tanımladıkları, fakat Schmitt’çi medeniyetçilik kavramının olan biteni anlamamız açısından daha çok yakıştığı bu değişim tutarsa; Amerika yakın bir gelecekte kendi medeniyet havzası dışında daha az saldırgan, Çin’e, Rusya’ya ve bize karşı daha saygılı bir ülke haline dönüşebilir.
Yeni sağın aklını iyi okuyup onların anlam dünyasına hitap edecek politikalar ve söylemler benimserse Türkiye; askerî gücü, diplomatik yeteneği ve kurduğu ittifak ağlarıyla kendi medeniyet havzasının lideri olarak görülüp çıkar ve beklentilerine daha fazla saygı gösterilmesini sağlayabilir, Amerika’nın stratejik aklını ve siyasi davranışını etkileyebilir.
Diğer yandan bu durum, bize o medeniyet havzasına kapanma ve kapatılma riskini de beraberinde getirir. Başında kim olursa olsun Türkiye giderek otoriterleşir; Avrupa’nın son bir yüzyıllık zihinsel gelişiminin kurguladığı değerlerden ve kurumlardan iyice uzaklaşır. AİHM kararlarını tanıyıp tanımama tartışmasının dahi olmadığı bir ülkeye dönüşür.
Jeopolitik açıdan bakıldığında ise kendi medeniyet havzasına hapsolan Türkiye, Batı için daha ciddi bir rakip ve aynı zamanda hasım haline gelir. Ege’de ve Akdeniz’de çözülememiş sorunlar, Yunanistan’ın itici gücüyle bizi yönetmekte zorlanabileceğimiz krizlere sürükler. Kaldı ki Batı dışında kalmış bir Türkiye, başka “medeniyet havzalarının” da hedefi haline gelebilir.
Burada önemli olan, kendimizi medeniyetçi anlatının cazibesine kaptırmadan onun sunacağı imkânlardan yararlanmayı bilmek, o anlatı içinde çıkarlarımızın dönemsel olarak korunacağı mevziler kazanmaktır. Benim bu konularda düşünenlere tavsiyem; Schuette’yi kaynağından okumaları, her dediği ve özellikle yaptığı doğru olmasa da Schmitt’in Nomos’undan dersler çıkarmaları, Yeni Sağın sözcülerini takip etmeleri olur…
