Ve çeliğe su verildi… Ama biz yeni öğrendik
Türkiye, kendi savaş tankını yapmayı çok uzun zamandır konuşuyor ama aslında resmen karar 30 Mart 2007’de verildi. O tarihin üzerinden 18 yıldan fazla zaman geçti, ilk Altay tankı Türk silahlı kuvvetlerine teslim edildi.
Peki ama bir tankı tasarlamak, sonra da üretmek neden bu kadar uzun sürdü?
Düşünün, 2007’de başlayan tasarım ve konsept çalışmaları sonunda ancak 2018’de seri üretim sözleşmesi imzalanabildi. Yani 11 yıl sürdü ilk aşama.
İkinci aşama ise 7 yıl sürdü; nihayet Altay tankının seri üretimi başladı.
Bu gecikmeye, yavaş hareket etmeye etki eden çok sayıda faktör var ama bunlardan iki tanesi bana başından beri ilginç geldi.
Benim özellikle dikkatimi çeken ilk faktör motor. Bu tank, Almanya’dan MAN lisanslı motor alınacağı varsayımıyla tasarlandı. Oysa Almanya, Türkiye’ye hem bu motorları vermekte nazlandı, hem de bu motorları taşıyan tankların ihracatı için her seferinde Almanya’dan izin istemek gerekmesi geç de olsa akla geldi.
Oysa bir dizel motordan söz ediyoruz; bundan 130 yıl önce icat edilmiş olan bir şeyi Türkiye kendi kendine nasıl yapamazdı?
İkinci faktör daha da inanılmaz gelmişti bana: Tankın zırhını sağlayan çeliği Almanya’da Rhein Metall’den alacaktık ve Almanya yine izin vermekte nazlanıyordu. Bu tankların ihracı söz konusu olduğunda yine her seferinde Almanya’dan izin almak gerekecekti.
Bu iki konuya kafayı takma sebebim şu: Her iki konu da, bilimi ve mühendisliği çok ama çok eskiden yapılmış konulardı. Türkiye’nin kendisi tank üretmese bile zaten bu kapasiteye sahip olması gerekirdi.
Ama değildi işte.
İnsanoğlu, milattan önce 1200 yılından beri demiri kullanıyor. Yani 3 bin yıldan fazla zamandır.
Demir cevherini eritmek, ona şekil vermek ve onu diyelim karşıdan gelebilecek çeşitli büyüklüklerdeki mermilere karşı güçlendirmek dün icat edilmiş bir şey değil.
Tank adı verilen savaş makinası 1. Dünya Savaşından beri var; 2. Dünya Savaşında yoğun olarak kullanıldı. O günden bugüne de çok gelişti.
Ama Türkiye, tanklara, gemilere, denizaltılara bu dayanıklılığı sağlayacak kalitede çeliği üretmeye hiç merak sarmadı, şimdi öğreniyoruz, yumurta kapıya dayanıp imkansızlıklarla karşılaşana kadar bu konuda hiç girişimde bulunmamış.
Evet, bütün çelikler birbirinin aynı değil. Çeliğin çeşitli kaliteleri ve dayanıklılık dereceleri var. Türkiye en dayanıklısını, bir gemi yapım sanayisi de olduğu halde, üretmeyi nedense hiç denememiş.
Ben bunu, yani ülkemizin tanklar, savaş gemileri ve denizaltılar için yüksek kaliteli çelik üretemediğini biliyor, sağda solda yıllardır anlatıp duruyordum.
Ama pazar günü gelen bir haber, gözlerimin açılmasına neden oldu. Malum, TeknoFest adlı savunma sanayii ağırlıklı bilim festivalinin Mavi Vatan versiyonu yapıldı ve sona erdi.
Bu festival nedeniyle de Anadolu Ajansı günlerdir haber yağdırıyor. İşte gelen haberlerden biri, adını ilk kez duyduğum, oysa 2019’dan beri var olan bir şirketle ilgiliydi: Miilux OY.
Bu tuhaf ismin sebebi, şirketin orijinal olarak Finlandiya şirketi olması. Ama bunu OYAK satın almış ve tamamen Türkiye’ye taşımış, halen Manisa’da faal bir çelik şirketi bu şirket.
Pazar günü gelen haber, bu şirketin denizaltılarda kullanılabilir kalitede çelik ürettiği ve hem yerli denizaltılarda bu çeliğin kullanıldığı hem de aynı çeliğin artık ihraç edilmeye başlandığıyla ilgiliydi.
Türkiye’nin en eski yassı demir üreticilerinden biri olan Erdemir’in de sahibi olan OYAK, yerli savunma sanayiinin bu büyük ihtiyacını karşılamak için teknoloji yatırımı yapmış ve işte söylediğim Miilux adlı şirketi satın alıp geliştirmişti.
Şirket hem sivil hem askeri amaçlarla yüksek dayanıklılığa sahip çelik üretiyordu.
Bir yandan insan elbette bu girişimi yapanları, bu üretime girenleri tebrik etmek istiyor. Çünkü nihayet Türkiye bir yurt dışı bağımlılığından daha kurtulup kendi egemenliğini biraz daha pekiştiriyor.
Ama öte yandan insan hayıflanmadan da edemiyor; çünkü Miilux’un 2019’dan beri yaptığını Türkiye aslında çok daha önceden yapabilirdi, yapmamayı seçti.
Bu dediğim şey pek çok alanda böyle. Daha önce yazmıştım, Türkiye 1970’lerde yarı iletken (MOSFET) üretmek için niyetlenmiş ama türlü çeşitli cahilliklerin sonucu olarak bunu başaramamıştı. Bugün ülkemiz her yıl milyarlarca dolarlık MOSFET ithal ediyor. Oysa dünya 70’li yıllarda bile transistör çağındaydı, zaten devlet o yüzden bu girişime kalkışmıştı.
Devletin o dönem Aselsan, Tusaş vs bugün gurur veren şirketlerle birlikte kurduğu şirketlerden biriydi TESTAŞ ve başarılı olması için gereken gayret gösterilseydi bugün büyük olasılıkla Aselsan’dan bile büyük bir şirket olacaktı. Ama biz ona taksimetre yaptırmakla yetindik.
Burada, ülkemizin geçmişinde (ve aslında bugününde de) tekrar eden bir örüntü var: Devleti yönetenlerin, özellikle de siyasetçilerin ciddi bir vizyon sorunu var; hiçbir şeyi yumurta kapıya gelmeden yapmıyorlar, önceden gelişmeleri fark edip şimdiden o yöne dönmüyorlar.
O yüzden, evet elbette yanlışın ve eksiğin neresinden dönülse kâr, o yüzden Miilux’ü var eden vizyonu kutlarım ama içimde de bir burukluk var: Yıllardır bağıra bağıra gelen yapay zeka konusunda ülkemiz göz göre göre treni kaçırdı bile.
