Hendekteki dostlar, masada nereye gitti?
Süreç için kurulan Üst Komisyon bugün Beştepe’de Cevdet Yılmaz başkanlığında ilk toplantısını yapacak.
Öcalan’ın da içinde olacağı PKK’nın silah bırakmasını teyit ve tespit edecek alt komisyon Silahsızlanma ve Siyasallaşma komisyonu kurulacak.
PKK ise silah bırakmada geri dönüşsüz bir adım daha attı ve çatışmalarda ölen ama öldüklerini duyurmadığı militanlarının listesini açıklamaya başladı. Onlar için çeşitli illerde taziyeler kuruluyor.
İşler ciddiyetle devam ediyor.
7 bine yakın aktif militan hala dağlarda. Onlar için bu yasa dağlarda ortalama dört yıl olan ömür süresini en az 40 yıl daha uzatmak demek.
Aileleri içinse çocuklarını her an polisin basacağı bir taziye çadırında örgüt flaması önündeki bir fotoğrafı dışında görme şansı demek.
5 bine yakın mahkum, yıllardır sürgünde yaşayan 100 bini aşkın siyasi mülteci ve hakkında davalar süren her an tutuklanma riskiyle yaşayan 100 binden fazla kişi ve aileleri içinse telafisi olmayan alternatif bir hayat şansı bu süreç.
Yakınları asker ve polis olan, her beklenmedik telefonda irkilen insanların derin bir nefes alması da demek.
Ama bazıları için bu süreç hala “bu iktidara yarar” demek.
Erdoğan’ın bir kere daha Cumhurbaşkanı adayı olması için DEM’liler el kaldıracak mı kaldırmayacak mı demek.
Türkiye’nin son 50 yılının anlatıldığı tarih kitaplarına mutlaka geçecek birkaç cümleden birine bu kadar dar bir yerden bakıyor ya da bakabiliyorlar.
Çeyrek asırlık bir iktidarın şerrinden nasibini almış insanlar için anlaşılır bir bencillik bu.
Ama bu bencilliğin kimseye faydası yok.
Bu süreç olmasaydı iktidarın şefkatli elleri mi açılacaktı? Ya da bu süreç olmasaydı iktidarın gideceği kesin miydi? Belki de 2015 7 Haziran’ındaki gibi süreç iktidara yaramayacak?
Ülkedeki herhangi bir meseleyle kıyas edilemeyecek kadar eski ve diğer meselelerle yarıştırılmayacak ölçüde büyük bir meselenin çözümüne bakışın ölçüsü bu olmamalıydı.
Ama oldu.
DEM Partililer bunu kabul etmekte zorlanıyor.
DEM Partililerin sitem ettikleri herhalde silah bırakan PKK’lıya “hayır silah bırakamazsın ben seni öldüreceğim” diyenler değil.
Onlardan bir beklentileri muhtemelen yok.
Kürtlere son 10 yılda dostluk göstermiş, müttefiklik yapmış muhalif çevrelere sitem ediyorlar.
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un sözleri bu hayati tartışmayı nihayet açmış görünüyor.
“Şundan hepimiz mustaribiz ve yıllar sonra bunu konuşacağız. Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını son erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil.”
Aslında PKK-DEM siyasetinin ve Öcalan’ın bu süreci yürütürken muhalefete sırt döndüğü bir an bile olmadı.
Hatta süreci riske edebilecek ölçüde iktidarla mesafeli durdular.
Meclis’te ilk ve ikinci komisyon muhalefetin sürecin içinde olması için kuruldu. Bu komisyon fikirleri de doğrudan Öcalan’ın önerileriydi.
Hatta Öcalan en son tartışılan “Demokrasinin yolu Silivri’den değil İmralı’dan geçer” sözlerinde doğrudan Özgür Özel’e seslenmişti:
“Özgür Bey’e özel selamlar. Bir yetkilisi Meclis İzleme Kurulu’na katılmalı. Ben bu kurulu CHP için dayattım. ‘Acaba bizi mi tasfiye ediyorlar, Cumhur İttifakı ile birleştiler, bizi mi yok edecekler?’ diyorlar ya… Her gün hukuk ve demokrasi diyorlar. Bunun yolu bu çalışmadan geçer. Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz. ‘Hukuk ve demokrasi kanalını açmak herkes için hele sizin için son şanstır’ demelisiniz. Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer.”
Ama muhalifler için iktidarla masaya oturmak ihanetle suçlanmak için yeterli. Meselenin içeriğiyle ilgilenmiyorlar.
Özgür Özel ipleri koparmamak için çabalıyor ama yalnız görünüyor.
Süreç ilerledikçe muhalif çevrelerin sırasıyla Öcalan, PKK ve DEM’e eleştirileri artıyor.
Bunun kaçınılmaz olduğunu bu sütunda bir yıl önce yazmıştım.
Ama bu kadar hızlıca belaltı düzeyine düşeceğini tahmin etmemiştim.
En son bütün kariyerini Davutoğlu ve “Amerikanın piyonu İslamcılar” üzerine vampir hikayeleri anlatmakla yapmış bir akademisyen, bütün süreci 78 yaşındaki Öcalan’ın nikah hayaliyle açıkladı.
Meğerse 27 yıldır İmralı’da hapiste yatan Öcalan, deniz kenarında bir evde eşiyle Netflix dizileri izlemek için halkına ihanet ediyormuş.
Bir orta sınıf akademisyenin hayali bu olabilir ama milyonlarca insan tarafından yarı Tanrı gibi görülen bir liderin bencilliği bu kadar ucuz olmaz!
Daha PHD’si olan, kibar eleştiriler ise sürecin şeffaf olmadığı, Öcalan-Erdoğan-Bahçeli gibi üç otoriter figür arasındaki bir pazarlıktan ibaret olduğu topluma anlatılmadığını, kimseyle konuşulmadığını, entelektüellerin böyle bir iktidarın yaptığı bir sürece destek vermemesinin normal olduğunu söylüyor.
Bu eleştirilerde Öcalan’a yüklenilip Demirtaş korunarak Kürt kamuoyunun herhalde yakalanacağı düşünülüyor.
Dünyanın bütün barış süreçleri liderler, elitler ve meselenin tarafı olan aktörler arasında olur.
Mesela silahlı bir örgüte silah bırakmak istiyorsanız o silahlı örgütün lideriyle konuşup pazarlık etmeniz gerekir.
Bunu bilmek için çatışma çözümü üzerine Kanada’daki bir bilimsel dergide yazınızın çıkmasına gerek yok.
Bu görüşmelerin bir kısmı gizli pazarlıklar ve görüşmelerle yürür, bir kısmı aleni olur, toplumla paylaşılır.
Ayrıca silahlı bir örgütün silah bırakması ne halka sorulması gereken bir demokrasi meselesidir ne de akademisyenlere sorulması gereken teknik bir konu.
Dünyanın hiçbir yerinde tamamı TV’den yayınlanan bir barış müzakeresi hatta yasa yapımı görmedik.
Ama bu süreç ona çok yakın bir yerde duruyor.
Bismarck, yasa yapımını sosisin yapımına benzetir. Tadı güzeldir ama kimse yapılışını görmek istemez.
Son iki yıldır bu süreç neredeyse sosis fabrikasından canlı yayınla sürüyor.
Sürecin başlangıç anını, yani Bahçeli’nin uzatılan elini ve Meclis kürsüsünden çağrısını canlı yayında izledik. Muhtemelen pek çok bakan, iktidar siyasetçisiyle aynı anda…
Öcalan’ın cevabını ise Taksim’deki bütün tvlerin canlı verdiği bir basın toplantısıyla duyduk.
PKK’nın silah yakma töreni ise TVlerden canlı yayınlandı, Ahaber’den Mezopotomya Ajansı’na kadar bütün medyanın, STK’ların gözü önünde yapıldı.
PKK’nın fesih kongresinin bütün kayıtlarını internette bulup izlemek mümkün.
Daha önemlisi Türkiye’nin mevcut demokrasi strandartlarının çok ilerisinde bir uzlaşmayla bu süreç için Meclis’te bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda 13 partiden 47 milletvekili yer aldı. MİT Başkanı’ndan bakanlara bütün sürecin aktörleri bu komisyona gelip olan biteni anlattı. Yetmedi komisyon Öcalan’ı bile dinledi.
Sivil toplum katılımı, entelektüeller, gazetecilerle diyalog açısından Meclis hiç bu kadar demokrat olmamıştı. Meclis komisyonunda dört ayda yüzlerce uzman, akademisyen, STK temsilcisi, gazeteci, siyasetçi saatlerce dinlendi.
Eski PKK militanlarından şehit ailelerine, think tanklerden, STK’lara kadar konuşmayan kimse kalmadı. Hatta artık herkes yeter artık bu kadar demokratik katılım, şu işi bitirin demeye başladı.
Bütün toplantılar gazetecilere açık yapıldı.
Ve komisyon yine mevsim normallerinin üzerinde bir demokratik tutumla ortak raporla yasanın çerçevesini çıktı.
Yasa da beklenen gibi çıktı. O da komisyonda görüşüldü. Bütün görüşmeler canlı yayınlandı.
Özetle bundan daha şeffaf bir çatışma çözüm süreci olmadı.
Mevcut sürecin şeffaflığına, Kürt sorununu çözmemesine eleştirilerin en büyük eksiği ise alternatifinin ne olduğu söylememeleri.
Muhalefetin iktidar olduğunda alternatif çözümünün ne olduğu hala belirsiz.
Çok daha solcu bir Kürt Sorunu tanımı yapıyorlar ama mesela bu daha şeffaf ve süper katılımcı çözümde Öcalan’la, Kandil’le müzakere olacak mı belirsiz.
Kürt meselesinin çözümünde Anayasal bir adım atılmayacağı ise kesin.
O halde son beş seçimdir muhalefetle ittifak içinde olan Kürt siyasetinden beklenen ne?
Masadan kalkmaları ve son beş seçimdir olduğu gibi sessizce, hiçbirşey istemeden muhalefete oy vermeye devam etmeleri ve her sorunun çözümünün ertelendiği devrim misali seçimi mi beklemeleri?
Ama Erol’u esas hayal kırıklığına uğratan entelektüeller belli ki siyaseten bu sürece karşı çıkan muhalif entelektüeller değil.
O Kürtlerin dostlarına, son 10 yılda dağda, hendekteyken bile Kürtlere destek vermişlerin masada müzakere eden Kürtleri yalnız bırakmasına sitem ediyor olmalı.
Bu siteme 2016’daki hendek olayları sırasında yayınlandıkları bildiri yüzünden 10 yıldır üniversitelerinden olan bazı Barış Akademisyenlerinden haklı itirazlar geldi.
Bildiri her ne kadar PKK tarihinin en büyük hatası ve maceracılığı olan hendekleri görmezden gelmiş olursa olsun akademisyenlerin bir imza için ödediği haksız bedel Kürt siyaseti için de arkasını dönülüp gidilemeyecek bir fedakarlık.
Zaten öyle de yapmıyorlar.
Çünkü Erol aynı konuşmada doğrudan Barış Akademisyenlerinin geri dönüşünün de bu yasaya atıfla mümkün olacağını söylemişti:
“Bizim önceliğimiz negatif düzenlemeleri ortadan kaldıracak bir atıf kanunu olacak. Örneğin kayyım meselesi. Örneğin KYK meselesi. Bu meseleden dolayı PKK/KCK nedeniyle kamudan ihraç edilenlerin kamuya tekrar geri dönüşü. Barış Akademisyenlerinden tutalım, öğretmenlerden, savcılara kadar. Bu yasa bunun atıf yasası haline gelecek.”
Ama bu çaba da ikna edici olmayacaktır.
Çünkü o bildiri de ve muhalefetle kurulan örtülü ve açık ittifaklar da başka bir evrenin içinde anlamlıydı.
Şimdi o evren değişiyor.
2015’ye içine girdiğimiz o evrenin iç ve dış şartları birbirini tamamlamıştı.
2015’te Kürt meselesinin Türkiye içindeki ekseni değişti. Çözüm süreci çökmüş, çatışmalar başlamış, AK Parti MHP’ye yaklaşmıştı. Aynı dönemde muhalefetin geniş bir bölümü ile Kürt siyaseti arasında “Birlikte ne güzel salladık” cümlesinde özetlenen bir ortaklık kuruldu.
Bu 2015 çifte seçimleriyle başladı.
HDP seçim zaferini İstanbul sivil toplumunun merkezi olan Cihangir’deki bir lokanta da kutlamıştı. Neredeyse bütün entelektüel sol liberal çevreler HDP seçmeni olmuştu. Muhalif medya kapılarını açmıştı.
Bu dış konjonktürle de paralel bir ittifaktı.
2015’de Türkiye çöken Arap Baharı’nda ve Suriye’de Batı tarafından yalnız bırakılmış, güvenilmez bir ortaktı.
HDP ve SDG ise bölgedeki yeni ortak.
IŞİD’in yükselişi ve Kobani savaşıyla birlikte ABD, Suriye’de YPG ve daha sonra SDG ile askeri ortaklık kurmuştu.
SDG, IŞİD’e karşı savaşan, seküler, kadın savaşçılarıyla Batı kamuoyuna hitap eden, güvenilir bir yerel ortak olarak görülüyordu.
Erdoğan’ın Türkiyesi ise tam tersine İslamcı Suriyeli muhaliflerle ilişkileri, cihatçıların sınırdan geçişleri hakkındaki suçlamalar, Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarına karşı askeri operasyonları ve Batı’yla giderek bozulan ilişkileri üzerinden problemli ve arıza çıkaran bir müttefik olarak resmediliyordu.
Böylece 2015 sonrasında içerideki ve dışarıdaki iki ayrı ittifak birbirini besledi.
Dışarıda ABD ve Avrupa’nın desteğini alan SDG vardı. İçeride ise HDP ile giderek yakınlaşan CHP, laik ve Batıcı muhalefet ve Kürt hareketiyle dayanışmayı siyasi kimliğinin önemli bir parçası haline getirmiş entelektüel çevreler.
Bu iki dünyanın ortak karşıtı da Erdoğan Türkiyesi’ydi.
2017 referandumunda bu ortaklığa, 2019’da fiili bir seçim ittifakına dönüştü. HDP büyükşehirlerde aday çıkarmayarak CHP adaylarını destekledi ve özellikle İstanbul ile Ankara’nın AK Parti’den alınmasında Kürt oyları belirleyici oldu.
2023’te bu ilişki daha da açık hale geldi; HDP/Yeşil Sol Parti, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını destekledi. 2024’de artık adı konmuş bir seçim ittifakı kuruldu.
Ama 2024’de bu evrenin önemli sac ayakları birbir çöktü.
Suriye’de Esad devrildi, Türkiye’ye yakın Şara iktidara geldi. Trump ABD’si tüm Ortadoğu ve Suriye politikasını değiştirdi, Türkiye ile yakınlaştı. İsrail’in karıştırdığı bölgede Türkiye’deki iktidarın Batı için değeri arttı. SDG, çözüldü ve Şam’a dahil oldu. İran bölgeden çekildi.
Son 10 yıldaki o evren artık yok.
Öcalan, bunu gördü ve pozisyon değiştirdi. Hareketi ise daha yavaş hareket ediyor.
Son 10 yılda muhalif Kürt siyasetiyle birlikte hareket eden çevreler de bu süreçle kendilerini ihanete uğramış hissediyor.
Çünkü Kürtlerin bazı eski müttefikleri açısından bu yeni durum sadece kötü yürütülen veya yeterince şeffaf olmayan bir barış süreci değil.
Kendi siyasi dünyalarının temel denklemini bozan bir gelişme. On yıl boyunca aynı tarafta oldukları Kürtler, ortak hasım olarak gördükleri iktidarla konuşuyor, pazarlık ediyor ve kendi çıkarları için ondan birtakım sonuçlar almaya çalışıyor.
Daha da önemlisi bunu eski müttefiklerinden izin almadan yapıyorlar.
Belki Faik Özgür Erol’un sözünü ettiği hayal kırıklığının altında biraz da bu var.
Çünkü bugün yaşanan sadece bir dostluk krizi değil; o dostluğu mümkün kılan siyasi dünyanın sona ermesinin yarattığı bir kriz.
Ama gerçek dostluklar da ancak böyle kriz anlarında ortaya çıkıyor.
Martin Luther King Jr., 1963’te Birmingham’daki sivil itaatsizlik eylemleri nedeniyle hapisteyken yazdığı Letter from Birmingham Jail’de siyahların beyaz dostlarını eleştirir.
King’e göre bu dostlar, siyahların ulaşmak istediği hedefi kabul eder ama o hedefe ne zaman ve hangi yöntemle ulaşılacağı konusunda siyahların karar vermesini kabul etmez.
Yani mağdurla empati kurarlar ama mağdurun özerkliğini kabul etmezler.
Burada dayanışma eşitler arasındaki siyasi dayanışma olmaktan çıkıp vesayetçi bir dayanışmaya dönüşmüştür artık.
Benzer bir dost sorununu Sinn Fein de Hayırlı Cumalar anlaşmasını imzalarken yaşamıştı.
İrlandalı sosyalist bir Cumhuriyetçi olan 1960’lardan itibaren Kuzey İrlanda’daki Katolik sivil hakları hareketinin sembol isimlerinden biri olagelmiş 1981’deki açlık grevlerinde IRA mahkumlarına destek vermiş eski milletvekili Bernadette Devlin McAliskey, Hayırlı Cumalar’a şiddetle karşı çıkıp bunun eşitler arasında bir anlaşma olmadığını söylemiş Sinn Féin için, “Neye razı olduklarını henüz bildiklerini sanmıyorum” diyecek kadar ileri gitmişti.
Referandumunda yüzde 75’iin destek verdiği bir anlaşma için Kuzey İrlandalıları kendi çıkarları için neyin iyi olduğunu bilemeyecek irrasyonel bir toplululuk olarak görmek pek de dostluk gibi görünmüyordu.
Tıpkı bugün Kürt siyasetinin ve Kürtlerin çok önemli bir kesiminin kendileri için hayırlı gördüğü bir sürecin onların hayrına olmadığını iddia etmenin iyi bir dostluk olmadığı gibi.
PKK’nın en büyük ve sonuçları en acı olmuş maceracılığı olan özerklik ilanları ve hendeklere bile destek vermiş, PKK’yı görmezden gelen bildiriler imzalamış, Kürtleri mağdur ve sürekli haklı gören bir pozisyon almış, Kürt siyasetiyle ittifaklar kurmuş, Türklük Sözleşmesi gibi postkolonyal sopalar kuşanmış bir kesim dağda ve mağdurken Kürtlere gösterdiği empatiyi masada ve kendi çıkarları için müzakere eden Kürtlerden esirgiyor.
Mağdurla dayanışmak, dayanışan kişiye ahlaki ve hatta politik olarak üstün bir konum sağlayabiliyor.
Fakat mağduriyet azalınca ve mağdur kendi çıkarları için pazarlık yapan ve kazanım elde eden bağımsız bir aktöre dönüşünce ilişki eşitleniyor.
Tam da bu eşitlik rahatsız edici olabiliyor. Dostluğun niteliğini değiştiriyor.
Halbuki dostluğun temeli eşit ilişkidir ve dostun için en iyisini istemektir.
