Kelepir dervişler
Yeme haramı, söyleme yalanı, kıl beşi, kurtar başı!
Müslümanca yaşamanın altın kuralları belli ama yok, bu reçete, bâzılarımıza yetmiyor. Ne yapıp edip bir şeyh bulup bağlanacaklar. Böylelerine, “kelepir derviş” adını taktım. Akıl fikir düşmanı müridler.
Yakınlarda iki hanım arasında bir sohbete kulak misâfiri oldum. “Allaha ulaşmak için arada birinin olması şart mı?” diye sorana, diğeri, artık klişe olmuş şu cevâbı verdi:
“Bir bakanla görüşmek için bile özel kalemden randevu gerekiyorken Allah’a ulaşmak aracısız olmaz.”
“Peygamberimizin özel kalemi mi vardı?” diye sormamak için kendimi zor tuttum. Bir işe yaramayacağını biliyorum çünkü.
Bu kadar kelepir dervişin olduğu memlekette epeyce şeyh-derviş hikâyesine şâhit olmak da kelepir. İstanbul, bu konuda son derece münbit. Şeyhine, “Baba baba!” diye tapınan bir derviş hatırlıyorum. Para yüzünden babasıyla arası açılınca ne din kaldı ne tasavvuf. Şeyhine bağlanmayanı, “Böcekler de yaşıyor, siz de!” diye hakir görenlerin post kavgasından epeyce Kızıl Goncalar hikâyesi çıkar.
Şimdi yaşadığım şehirdeki ilginç tecrübemi anlatayım.
Bir özel okulda resim öğretmenliği buldum. Tekkeli tarikli, dindar mı dindar bir yönetim. En çok duyduğum ifâde, “kul hakkı”. Çocuklar, yanlış yaptıklarında sürekli birbirlerini "Hakkımı helâl etmiyorum" diye uyarıyorlar. İlk günlerde insan, kendisini zındık gibi hissediyor. Bir ay dolunca büyük bir hatâ yaptım. Maaşımı istedim. “Bir bakalım” dediler. Zannettim ki en fazla beş dakika içinde dönüş yapacaklar. Dönüş yapmadıkları gibi, o güne kadar derslerimle ilgilenmeyen “28 Şubat mağduru” müdire hanım, haber vermeden dersime geldi. Bastı desem daha doğru. Bunun Türkçesi, "Para istemeyi biliyorsun ama bakalım dersin nasıl?" demek. Gövde gösterisi yapıp tekrar aynı istekte bulunmamamı sağlayacak. Tekrar edersem maddeci olurum, dünyâlık insan olurum. Eh bu da tasavvufta utanılması gereken bir şey. Tasavvuftan nasibim olmadığından utanmadan sıkılmadan hakkım olan parayı aldım ve bir daha gitmedim.
Merâkımı yenemeyip okulun bağlı olduğu vakıfta görevli hanımları, biraz araştırdım. Öyle böyle mutasavvıf değiller. Dergi bile çıkarıyorlar. Baştan ayağa tasavvufla donanmışlar. Asrımızın sahâbe kadınlığına soyunmuşlar. Ama altlarında son model arabalar olan ve “kelepir dervişlerin” çocuklarını parayla eğiten bu mutasavvıf hanımlar, üç kuruş maaşa mecbur olan başörtülü öğretmenlerin hakkına sıra gelince başka birisi oluveriyorlar. Gencecik öğretmenler, öğretmenler odasında konuşurken korkuyorlar. Muhbir öğretmen, her konuşmayı idâreye ispiyonluyor.
Seçim zamanında basın açıklaması yaparak nereye oy vereceklerini açıklayan bu vakıf/tarikat hakkında bir köşe yazısına rastladım. Çatır çatır devlet parası yiyen mutasavvıf yazar, vakfı da dervişlerini de öve öve bitirememiş.
Ne yapalım, arâzi münbit. Ortalık, kelepir derviş dolu. Bir güç alanı oluşturmak isteyen için bolca aday var. Vakıf, dernek işleri yoluna koyulunca sıra, eğitime geliyor. Dervişlerin çocukları için okul açmalı. Zâten ortalık, atama bekleyen ve üç kuruş maaşa çalışacak kelepir öğretmenle dolu. Bunları köle gibi çalıştırabilmek için iktidarla arayı, iyi tutmalı. Eh başı ekonomik krizle belâda olan iktidarın da oya ihtiyacı var. Zamları beğenmeyen millete kanaatkârlık tavsiye edilmeli. Bunları yapmalı ki kurulacak okul, izne ve teftişe takılmasın. Millî Eğitim de Diyânet de karışmasın.
Aziz okuyucu,
Bu kadar kul hakkı yenilerek düze çıkılır mı? Bir bakarsınız ki “Bize bir şey olmaz. Devlet arkamızda” diye gövde gösterisi yapanların, malı, mülkü, gücü yerle bir olmuş. Yetkililer, "Üst yönetimine yapılan bir operasyon var. Geniş kesimlere yönelik bir operasyon yok" diye açıklama yapmış. Niye? Çünkü daha evvelki operasyonlarda tabandaki suçsuzların canı yanmış ve bu da seçimde oy kaybettirmiş.
Peki şimdi ortada kalan dervişler ne olacak? Kelepir değil mi, muhakkak bir alıcısı çıkar.
