Stratejik sabır…
Bildiğiniz gibi İsrail hava kuvvetlerinden birkaç uçak beş gün önce Suriye’nin kuzeyinde kullanılmayan ama belli ki bir şekilde kullanıma sokulması düşünülen eski bir askerî havaalanını bombaladı. Netanyahu bunun Türkiye’ye mesaj olduğunu söyledi; Türkiye ise üstüne alınmadı, saldırıyı 27 Ekim’deki seçimlerin kampanyası olarak gördü ve Suriye’nin egemenliğinin ihlali diye kınadı.
Oysa saldırının amacı bariz bir şekilde Türkiye’yi karşılık vermeye zorlamak, belki de uçak feda edip yeni bir krize zemin hazırlamaktı. Çok olasıdır ki İsrailli karar vericiler kaybı bile kazanç olarak gördü; bu saldırıya verilecek tepki aracılığıyla ABD-Türkiye ilişkilerini germeyi, Mısır’ın Mekke Paktı’na katılımını engellemeyi, paktın sona ermesini sağlamayı, Türkiye ile NATO arasına mesafe konmasını temin etmeyi umdu.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Türkiye beklemedikleri bir şekilde sakin ve itidalli davrandı, muhatabını doğru okuyup ona istediğini vermedi. Kamuoyunu yatıştırmak için Interpol açıklamasıyla yetindi. Tepki Amerika’dan geldi; Büyükelçi Barrack İsrail’i alışılmadık şiddette kınadı. Türkiye söz konusu olduğunda, onların deyişiyle, kuyruğun köpeği sallamasına müsaade etmeyeceklerini belli etti.
Bu doğal olarak ne Amerika’ya ne de İsrail’e güvenilebileceği anlamına gelir. Netanyahu yeniden seçilmek için her türlü çılgınlığı yapabilir, Türkiye’nin sessizliğini zafiyeti olarak da yorumlayabilir. Doğrudan Türkiye’ye ya da Türkiye’nin Suriye’deki askerî unsurlarına saldırmaya cesaret edebileceğini hiç sanmasam da bizim her türlü senaryoya, Suriye ve hatta Somali’deki varlığımıza hava savunma desteği sağlamaya hazır olmamız gerekir.
Askerlerin, olası bir İsrail saldırısı karşısında en kısa sürede en ağır ve en kalıcı zayiatı nasıl verebileceğimiz üzerinde eğer çalışmıyorsa çalışmasının zamanı bence artık geldi. İstihbaratın da her anlamda tedbir almasında, İsrail’i Netanyahu ötesinde kalıcı bir tehdit olarak görmesinde, İran ve başka yerlerde yapılanlardan çıkarmadılarsa dersler çıkarmasında büyük yarar var.
Çünkü İsrail artık Türkiye’yi bir risk ya da genişlemeci politikalarının önündeki siyasi engel olmaktan çıkarıp bambaşka bir seviyeye taşıdı, kendi varlığı için tehdit olarak algılamaya başladı. Suriye ve Irak’ta artan ağırlığından, Suudilerle barışmasından rahatsız. Kürt sorununu çözme yolunda ilerlemesinden huzursuz. Mısır’la yakınlaşmasını, Afrika’da etki alanlarını genişletmesini çıkarlarına aykırı görüyor.
Hepsinin ötesinde de askerî endüstrideki atılımları, kendi uçağını kendi yapacak hale gelmesini, etkili ve yıkıcı silah sistemleri geliştirmesini hiç ama hiç istemiyor. Yunanistan ve GKRY ile kurduğu özel ilişkilerin de Türkiye’yi çevrelemeye, “caydırmaya” yetmeyeceğini biliyor. İsrail’in umudu, Amerika’nın bölgede kalıp onun çıkarlarına hizmet eden politikalar benimsemesinde; stratejik önceliğini Çin’e ya da Rusya’ya değil kendisine vermesinde.
Amerika kalır mı gider mi kestirebilmek güç. Fakat bizim rasyonel hareket etmemiz, ağaçlara bakarken ormanda kaybolmamamız, stratejik sabrımızı elden geldiğince korumamız şart. Duygularımıza değil aklımıza dayanmak, İsrail-Türkiye ilişkilerindeki dalgalanmaları satranç oynar gibi yönetmek, İsrail’i askerî olduğu kadar siyasi olarak da çevrelemek, iki devletli çözüm baskısıyla bunaltmak zorundayız.
Ancak İsrail’e olan öfkemiz bizi hiçbir zaman Yahudi karşıtlığı kolaycılığına, İsrail’in içinde yaşanabilecek değişikliklerle farklılaşmasının yaratacağı fırsatları görmezden gelmeye, iki devlet arasındaki sorunun Filistin kaynaklı olduğunu unutmaya sevk etmemeli. Türkiye eskiden olduğu gibi gelecekte de İsrail ile iyi ilişkiler kurabilme imkânına her zaman sahip olabilmeli. Zor ama imkânsız değil…
