Söğütlüçeşme’den Kızıltoprak’a

Bir bilmecem var arkadaşlar. Uzundur urgan gibi, enlidir yorgan gibi, bağırır çıkıp gelir, kuzulu kurban gibi. Acaba nedir diye kafanızı kaşımayın. Kırmızı ve kırık beyaz renklerinde, E 8000 serisinden elektrikli dizel desem, altmışlıklar şıppadak bulacaktır. Elbette Haydarpaşa-Gebze hattının eski banliyö trenlerinden bahsediyorum. Kadıköyü’ndeki sinemalardan birine gitmek için Emin Âli Paşa’da 4A’yı beklerken seansı kaçıracağım fikrindeysem, hep Suâdiye’den trene binip Söğütlüçeşme’ye giderdim.
‘70’teki Söğütlüçeşme’nin bugünkü Söğütlüçeşme ile en ufak bir benzerliği yoktu. Orası 20 Mayıs 1936 günü banliyö trenlerinin Haydarpaşa-Kızıltoprak arasındaki durağı olarak açılmış, istasyon binâsının inşâ ihâlesi ise on yıl kadar sonra yapılmıştır. Hemen arkasında Ekrem ve Nazif Erkli’nin “Çamlıca Alkolsüz İçecek Sanayi” ünvanlı gazoz imalathânesi bulunuyordu. Onun arkasındaysa bir yığın oto tamircisi vardı. Önü, yani Mahmut Baba Türbesi’nden ve Tramvay Müzesi’nden Kuşdili Caddesi’ne kadarki kısmı, Salı Pazarı mahalliydi. Pazar diyoruz da, aslında yetmiş yıldan fazla süredir defin yapılmayan bir mezarlıktı orası. Kadıköylüler ‘51’de Salı Pazarı’nın oraya taşınmasından müteessir olup, Fahrettin Kerim Gökay’a “Mini mini valimiz, ne olacak bizim hâlimiz?” diye sormasına rağmen, ebedî uykusundaki nüfusumuz bir Allahın kulunun aklına gelmemiş. Hadi, Fahrettin Kerim’in kafasında mezarlığın caddeler kadar kıymeti yoktu diyelim, peki pazarcı esnâfına ne diyeceğiz? Adamlar için mangırın rengi uhrevîyyâttan önemli olmalıydı ki, yirmi yıl içinde tezgâhlarına yer açmak için mezarları yok edip, taşlarına beygirlerini bağlamışlardı. Bu yüzden istasyondan Kuşdili Caddesi’ne çıkacaksam, kırık dökük yüzlerce mezar taşına basmadan yürümek zorundaydım.

Mahmut Baba’da Nâzım Hikmet’in dedesi Mustafa Celâleddin Paşa’nın, anneannesi Safvet Zeliha Hanım’ın ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in medfûn olduklarını yeni öğrenmiştim. Meğerse ‘39’a kadar Ömer Seyfeddin’in kabri de oradaymış. Maalesef Mahmut Baba Türbesi’ndeki mezarların çoğu da yok edildi. 2019’da oradaki mezar taşları konulu yüksek lisans tezi çalışması yapan Filiz Tezcan Çalhan’ın 106’sı toprağa gömülü 357 mezar taşı tesbit ettiğini anımsıyorum. Oysa, ‘71’de Kadıköyü-Uzunçayır yolu açılırken güzergâha isâbet eden kısımdaki mezarların kaldırılması kararı alınmıştı. ‘75’teki yol genişletme sırasındaysa kuzey batı cephesindeki mezarlar yok edilmişti. Oradan çıkartılan mezar taşlarının bir kısmı ise Karaca Ahmed’deki 5’inci adaya nakledilirken maalesef tahrip edilecekti. Ben buldozerlerin mezarlığa girişini bir kadının engellemesine de şâhit olacaktım. Kadın polislere de mukavemet etmişti. Sanırım ‘73 veya ‘74 yazındaydı, çünkü mahalleden Sabri ve ben Kadıköyü As Sineması’ndaki filme yetişebilmek için Söğütlüçeşme’de trenden indiğimizde vukuatı görmüştük.
İstasyondan çıkınca, sol taraf metrûk Papazın Bağıydı, çayır çimenin 35.240 metre karesi üzerine İntaş Sitesi’ni dikmek için inşââtçıların asırlık ağaçları, Andon Hasunyan’ın kâgirinin bulunduğu tepeyi, bir ara Ahmed Rasim’in ikamet ettiği müştemelâtı, dalların ağırlığından yıkıldı yıkılacak durumdaki taş duvarları ve su sarnıcını nasıl yok ettiklerini gözlerimle gördüm. İntaş oraya diktiği 430 dâireyi ve 16 dükkânı ise ‘72 sonbaharında satışa çıkaracaktı. Papazın Bağının altındaysa Fenerbahçe Stadı bulunuyordu. Stadın arkasından geçen Taşköprü ve Abidin Bey Hamamı ise ‘70 başında duruyordu ve onlar da mezarlığın içindeydiler.

Mezarlıktan geçmeyip Söğütlüçeşme Caddesi’nden Altıyol’a çıkmak isteyenler, vaktiyle oraların da mezarlık olduğunu bilmiyorlardı. Yollar geçirmek ve ‘63’te Söğütlüçeşme Camii’ni ibâdete açmak için binlerce mezar yok edilmiş. Neyse, ben şimdi sağdan sağdan yürüyeyim de, derdimin küfürlü ifâdesi başka bahara kalsın. Altıyol’a çıkmak için önce kaldırımsız bir tren yolu alt geçidine girmeniz gerekiyordu. Alt geçit o yıllarda tek gözlüydü, aklımda yanlış kalmadıysa da ‘66’da hizmetten kaldırılan 8 numaralı Hasanpaşa tramvayının rayları hâlâ taşların arasında duruyordu. Sonradan kemerli gözün yanına düz hatlı bir göz daha açılacaktı. Kubbeli eski gözün üstünde “Böhler Kaynak Elektrotları”, yeni gözün üstündeyse “Garanti Bankası” tabelaları asılıydı. Bu ikinci gözün az gerisinde ise bir yazlık sinema varmış ama ben onu hiç bilmiyorum.

Sizi alt geçide kadar getirdim de, nereye gittiğimi söylemedim değil mi? Günlerden 4 Nisan, Cumartesi olduğundan okullar yarım gün, Efes Sineması’ndaki “Hırsız” filmine yetişmeye çalışıyorum. Seyredeceğim filmleri daha çok oyuncularına göre seçtiğim bir yaştayım, bunun da bir Jean-Paul Belmondo filmi olması bana yetiyordu. Milliyet’te artık Tuncan Okan’ın “Haftanın Filmleri” köşesini sıkı takîp ediyordum ama Louis Malle ismini ona bırakmıştım. Sahi, ben Efes’e koşuştururken, çantamda Milliyet olduğunu söylemeyi unuttum, Tuncan Okan “Aşk Mevsimi” ve “Ah Bu Çingeneler” filmlerini yazmıştı. Okurken “Ah Bu Çingeneler” beni sarmadı da, nedense “Aşk Mevsimi” kafama takılmıştı. Ancak Beyoğlu’ndaki Emek Sineması’ndaydı. Şaşkınbakkal’daki Atlantik’te ise “Yaşamak İçin” oynuyordu. Onun benim için bir Yves Montand filmi olması yetiyordu, Louis Malle gibi Claude Lelouch da kimdir, bilmiyordum.

Filmden çıkınca Ali Muhiddin Hacı Bekir’de demirhindi şerbeti içeceğim. Geçenlerde de demirhindi şerbetinden bahsedince, nedir diye merâk eden çok olmuş. Sanırım gençler pek tatmamışlar. Oysa, saray mutfağımızdan leziz ve faydalı bir şerbettir. Yapması da çok kolaydır. Önce bir aktardan 250 gramlık kalıp demirhindi alın. Mutfak tezgâhınıza 2.5 litre su, bir buçuk su bardağı esmer toz şeker, bir buçuk adet çubuk tarçın ve beş tane karanfil çıkarın. En yakın manavdan da bir tatlı kaşığı kadar taze kök zencefil almayı unutmayın. Demirhindiyi derin bir kaba atıp, üstüne ılık su ekleyin ve yumuşaması için on iki saat bekleyin. Sonra, yumuşayan demirhindiyi suyunu hiç süzmeden büyük bir tencereye aktarın. Tencerenin içine çubuk tarçınları, karanfilleri, zencefili ve şekeri de koyun. Bu karışımı ocağınızda orta ateşte kaynamaya bırakın. Tencere kapağı tıngır mıngır oynamaya başlayınca kısık ateşe alın ve elli dakika kadar demlenmeye bırakın. Ocağı kapattıktan sonraysa şerbeti oda sıcaklığında soğutun ve soğuyan karışımı da bir tülbentten geçirerek posasından ayırın. Artık süzdüğünüz şerbeti şişelerde buzbolabınıza koyabilirsiniz. Bilhâssa yaz sıcaklarında sindirime yardımcı olur, vücûdunuzdaki ödemi atar ve karaciğer sıkıntılarınıza iyi gelir.

Demirhindi şerbetimi içerken aklıma Kuşdili Caddesi’nden Nihal Sokak’a çıkıştaki merdivenlerde çizgi roman ve ikinci el avantür kitaplar satan adam geldi, Efes veya Feza sinemalarına geldiğimde ondan mutlaka bir iki kitap alırdım da, bu defa nasıl atlamışım hayret ettim. Akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Allahtan ayakkabım, bir öküzüm var bağlarsam gezer, çözersem yatar cinsinden, hadi birlikte yürüyelim. Kemal Tahir’in ve Afif Yesari’nin müstear isimlerle yazdıkları Mayk Hammer romanlarını hep oradan aldım, bir de Çağlayan Yayınları’nın “Yeni Dünyalarda” dizisinden on bilim kurgu romanını. Çağlayan Yayınları’nın dizisinin kapaklarında nedense hiç yazar ismi yoktu, onların bayağı sıkı yazarları olduğunu ise ancak birkaç yıl sonra Zühtü Bayar’dan öğrenecektim. Merdivenlerdeki adam sayfa kenarları mor mürekkepli Teksas ve Tommiks fasiküllerini de satardı. Aklınızı karıştırmasın, benim aldıklarım Teksas’ın ve Yeni Tommiks’in ‘67’deki iki farklı serisinden olan iâde fasiküllerdi. Az kalsın unutuyordum, Killing’in ‘67’de yayınlanan on dokuz mâcerâlık foto romanlarını da orada bulmuştum.

Kızıltoprak’a kadar yürüyüp, oradan 4A’ya veya trene bineceğim. Kurbağalıdere’nin kenârında Reşid Paşa’nın otuz yıl evvel yanan üç katlı ahşap köşkünün kalıntısı ve arsası duruyordu, meğerse o köşkün selâmlığı Altınordu futbol kulübünün merkeziymiş. Onun biraz berisinde ise üç tam ve bir çatı katı olan bakımsız bir ahşap konağı hayâl meyal anımsıyorum, sonra yıktırıldı ve arsası otuz yıl kadar bomboş kaldı. Karakolun karşısında Berber Şükrü’nün üç katlı ahşabı yıllara epey direnmişti. Tren yolu ile cadde arasında ise vaktiyle Ahmed Zühtü Paşa’nın dört katlı ve kırk odalı ahşap köşkü varmış, orası ‘29’da Kadıköyü Kız Ortaokulu olmuş, ‘46’da da yıktırılmış. Sonra yerine alçak bir setin üstüne apartmanlar dikilmişti.

Benim çocukluğumda eskiler Kızıltoprak yerine Zühtü Paşa derlerdi, çünkü mahal hep onunmuş. Zühtü Paşa’daki caminin yanındaki Shell benzincisinden Bostancı’ya doğru az yürüyünce, soldaki sokağın içindeki ahşap polis karakoluna yakın Hasan Amir Bey’in ve Taşçızâde Hakkı Bey’in köşklerinden geriye bir şey kalmamıştı ama mahallenin iskete kuşları en azından ‘82’ye kadar pek şöhretliydi. Yıllar sonra o isketelerin Hasan Amir Bey’in Kıbrıs’tan getirttiği elli kafes dolusu isketelerin soyundan geldiklerini Müfid Ekdal’ın kitabından öğrenecektim. Aynı sokak içinde ve köprünün başında Esat Toptani Paşa’nın pek güzel köşkü bulunuyordu. Bu köşk Fahrettin Kerim’in valiliği sırasında öğretmenlere sosyal tesis olarak verildi. ‘92’den sonra öğretmen emeklisi olan rahmetli annemle oraya ara sıra akşam çayına giderdik. İstasyonun hemen arkasında, tren yoluna neredeyse bitişik olan Sabri Efendi’nin ahşap köşkü ise hep bakımlıydı. Köşkün ilk sâhibinin Zühtü Paşa’nın kerîmesi olduğu söylenirdi de, maalesef ben fırsat bulup bir türlü tapu kayıtlarından araştıramadım. Sabri Efendi’nin köşkünün Söğütlüçeşme tarafında ise eskiden Kuleli Köşk varmış, orada bildiğim kadarıyla en son Karakol Cemiyeti’nin reisi Kara Vâsıf oturmuş, kulakları pek iyi işitmeyen Kara Vâsıf 9 Aralık 1931 günü makinist Hüseyin Efendi’nin idâresindeki 22 numaralı katarın altında kalarak hayatını kaybetmiş. Bu yüzden de ‘30’lu ve ‘40’lı yılların Kızıltopraklıları Kuleli Köşk’ü uğursuz sayarlarmış.

Kızıltoprak asla bitmez, elbette devâm edeceğiz. Çünkü, Mehmet Ali Ayni, Leyla Saz, Ali Neyzi, Nezih Neyzi, Sinan Korle ve Cahit Uçuk oradalar. Ali Neyzi var ya, on iki yaşındayken “Sibirya Ovalarında” isimli bir roman yazmıştır. Dedesi Mehmet Ali Neyzi de torunun yazdıklarını okuyup, ona çaktırmadan ‘39’da dosyayı Marifet Basımevi’nde kitaplaştırmıştı. Yirmi dört sayfalık bu romanı sahhaflarda bulursanız mutlaka edinin, ben pek sevmiştim. Neyse, banliyö treni geldi, ben Suâdiye’ye döneceğim. Kulaklarımda ise Nesrin Sipahi’nin kadife sesinden “Gözleri Aşka Gülen” şarkısı çınlıyor. “Tatlı gülüş pek yaraşır / Gözleri ömre bedel / Ah ne güzel, ne güzel seni sevmek / Ah ne güzel, ne güzel / Sensiz elem bana yâr / Doğ benim ömrüme doğ da güneş gibi / Aşkımı tazele gel”. Bu şarkı çınlaması bende çocukluğumdan beri hep sıklıkla olmuştur, yıllar önce galiba bir kitaptan okumuştum, tıp dilinde buna “müzikal tinnitus” deniyormuş. Meğerse, işitme kaybı başladığında, yüksek tansiyonda veya kulak enfeksiyonlarında beyin eksik olan sesleri telâfi etmek için kendi kendine müzik üretirmiş. Ama bir faydası var, zamanı size hissettirmeden çabuk geçirtiyor, bakın işte Odeon’un 45’liğinin A yüzü bitmeden tren Göztepe’ye geldi bile...

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.