Fanusun içinde: Mikro milliyetçilikler ve Türkiye

Toplumlar, ahlaki değerlerini büyük ölçüde kendi yaşam koşullarından üretirler. Kişiliğimizi yalnızca genler belirlemez; yaşam kalitesi, erişilebilen imkânlar, içine doğduğumuz ve büyüdüğümüz sosyal çevre ile teneffüs ettiğimiz kültürel atmosfer de nasıl insanlar olacağımız üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Geçmişte “coğrafya kaderdir” denirken kastedilen şey de aşağı yukarı budur.

Nitekim yaşam koşullarındaki eşitsizliklerin de toplumsal davranışları ve aidiyetleri etkilediği açıktır. TÜİK’in 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de göreli yoksulluk oranı %13,0, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranı ise %27,8 düzeyindedir.

Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı adlı eserinde belirttiği gibi, koca bir fanusun içinde yaşıyor ve dünyayı çoğu zaman farkında olmadan bu sınırlar içinden okuyoruz. Daha kişiliğimiz şekillenmeden bize dayatılan doğrular, farklı düşünme ihtimalimizin önüne engeller koyabiliyor. Kendi sosyolojik gerçekliğimizi dünyanın tek gerçekliği sanmamız biraz da bundan kaynaklanıyor.

Ülkemiz özelinde baktığımızda, çok yaygın biçimde mikro milliyetçilikler ve cemaatçilikle karşılaşıyoruz. Buna rağmen insanlara sorsanız, çok azı kendisini ırkçı olarak tanımlar. Oysa gündelik hayatın içinde hemşehricilik, memleketçilik, etnik köken, mezhep ve yerel aidiyetler üzerinden kurulan dışlayıcı sınırlar oldukça güçlü olabiliyor. Akademik çalışmalar da Türkiye’de kimlik ve aidiyetlerin tek katmanlı olmadığını; etnik, yerel ve ulusal kimliklerin iç içe geçebildiğini gösteriyor. *

Mikro milliyetçilikler bazen o kadar güçlü olabiliyor ki küçük bir köyde bile kast benzeri sosyal ayrımların oluşması için yeterli olabiliyor. Yerliler, yanaşmalar, sonradan gelenler ve benzeri pek çok alt kategori, farkında olmadan zihin haritalarımızda dolaşıyor.

Bu gerçekle ilk kez kendi köyümde karşılaştığımda çok şaşırmıştım. Yüzyılı aşkın süredir bir arada yaşanmasına, kız alınıp verilmesine rağmen son tahlilde “onlar bizden değil” denilebiliyor. Bugün yeni nesil arasında bu tür ayrımların etkisi azalmış olabilir; ancak yaşlı kuşakların geçmişe ilişkin hafızası hâlâ güçlü.

Muhtemelen köyümüz özelinde bu ayrımın artık büyük bir önemi yok. Ancak ülkemiz açısından mikro ve makro milliyetçilik parantezlerinin uzun süre gündemimizi meşgul etmeye devam edeceğini söylemek mümkün.

Bu nedenle Terörsüz Türkiye sürecini ilk Açılım sürecinden tamamen bağımsız düşünmemek gerekiyor.

Bunu neden söylüyorum? Çünkü ilk Açılım sürecinde akil insanlar ve yüzleşme çabaları çerçevesinde toplumun önüne serilenler, özellikle bu meselede daha keskin tutumlara sahip kesimlerin yumuşamasında ve geçmişte yaşananların ağırlığının kavranmasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak sürecin ilerletilmesinde yapılan hatalar ve sürece karşı çıkan aktörlerin etkisi, sonuçta bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.

FETÖ ve darbe girişimini bu açıdan da değerlendirmekte fayda var.

Üzücü olan, kamuoyunun yüzleştiği gerçeklere çok büyük bir hızla sırt çevirebilmesidir. Belki de Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri budur. Öğrendiğimizde büyük bir şok yaşadığımız gerçekler, tavırlarımızın kalıcı olarak değişmesine çoğu kez vesile olmuyor. Siyasi gerekçeler, duyarsızlık ya da anlık çıkarlar nedeniyle kısa sürede eski tutumlarımıza geri dönebiliyoruz.

Bu yüzden düşman profilimiz de çok hızlı değişebiliyor.

Suriye İç Savaşı yıllarında artan Suriyeli karşıtlığı, bir dönem toplumdaki diğer kimlik gerilimlerini geri plana itmiş, adeta yeni ve ortak bir “öteki” yaratmıştı.

Bugün Suriyelilerin geri dönüşü ile birlikte, bir kesimin yeniden eski düşmanlıkları canlandırmaya çalıştığı görülüyor. Son günlerde özellikle mevsimlik işçiler üzerinden körüklenmeye çalışılan gerilimin maalesef iki yönü var.

Birinci yönü, toplumdaki ahlaki sorunların ne kadar derinleştiğini göstermesi. Ortada bırakılan ya da saldırıya uğrayan mevsimlik işçilerin Kürt, Türk, Gürcü veya başka bir kimliğe mensup olmalarının aslında hiçbir önemi yok. Buradaki temel mesele, emekçilerin alın terine çökmek ve onları haklarından mahrum bırakmak için kimlikler üzerinden provokasyon üretilmesidir.

TÜİK’in 2025 yılı verilerine göre mevsimlik tarım işçilerinin ortalama günlük ücreti 1.299 TL’dir. Bu yıl bu rakamın 1500-2000 TL arası olduğu görülmekte ve bu rakamlara bölge insanı çalıştırılamadığı için dışarıdan iş gücüne ihtiyaç duyulmaktadır.

İkinci yön ise, bu olaylarda doğrudan taraf olmayan ama içlerindeki ırkçı reflekslere engel olamayan çevrelerin bu gerilimi kullanışlı görmeleridir. Bu kalemşörler, özellikle sosyal medya üzerinden konuları çarpıtarak basit bir ücret, alacak veya çalışma koşulları meselesini çok kısa sürede etnik ve toplumsal bir çatışma görüntüsüne dönüştürmektedir.

Burada olayların bu noktaya gelmesinde, kolluk güçlerinin ve yerel idarenin yeterli ve zamanında inisiyatif alamamasının da rolü var. Türkiye’de bu tür olayların belli bölgelerde hemen her yıl yaşandığı ve bunların önemli bir bölümünün kamuoyuna yansımadığı biliniyor.

Bu bölgelerde mülki ve idari amirlerin sorunları önceden görüp gerekli tedbirleri alması, kolluk kuvvetlerinin de bu insanların haklarının çiğnenmesine yol açacak davranışları daha baştan engellemesi gerekiyor. İşçilik dışında bir faaliyet varsa ve bu faaliyet suç teşkil ediyorsa, elbette kolluk kuvvetleri kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Ancak bu meseleler vatandaşların kendi arasında çözmesi gereken konular değildir. Hukukun ve kamu otoritesinin zamanında devreye girmesi gerekir.

Terörsüz Türkiye sürecinde bu tür provokasyonların yaşanabileceği bilinmeyen bir gerçek değildir. Tam tersine, böylesi hassas dönemlerde kimlik temelli gerilimlerin provoke edilmeye çalışılması ihtimali her zaman dikkate alınmalıdır. Mikro milliyetçiliklerin ve yerel aidiyetlerin güçlü olduğu bir ülkede devlet bu tür gerilimleri zamanında ve kararlı biçimde engellemezse, yaşanabilecek sonuçları tahmin etmek de zor olmayacaktır.

*Mesut Özel, “Türkiye’de Bir Kimlik ve Sermaye Olarak Memleket,” Eğitim Bilim Toplum, 2026.

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.