İnsanı ve aklı kenara itip faturayı Allah’a kestik
Müslüman toplumların tarihsel süreç içinde dinin asıllarından uzaklaşarak oluşturdukları din anlayışı, ne yazık ki bugün bizi daha büyük yanlışlara götürdü. En dramatik olanı da bütün sapkınlıklarımıza, yanlışlarımıza dini referans bularak bu durumu meşrulaştırma gayreti içinde olmamızdır.
Mesela Türkiye ölçeğinden baktığımızda, altı yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesini, bazı hocalarımız hemen bir dini referansa dayandırma gayreti içine girmişlerdir. Oysa bu, dini değil tamamen insani bir mesele… Allah’ın bahşettiği aklı ve mantığı kullanan herkes, böyle bir durumun makul ve kabul edilebilir olmadığını rahatlıkla görecektir.
Kuşkusuz Müslüman toplumların dünyaya ve hayata bakışlarının önüne perde çeken, dinin asıllarıyla bağlarını zayıflatan en önemli etkenlerden birisi ‘kader’ meselesidir.
Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, KURAMER’de yaptığı online bir konuşmada, günümüz Müslümanlarının yanlış kader ve yanlış takdir-i ilahi anlayışının arkasına saklandıklarını belirterek diyor ki: “Kader bugün geçerli anlamıyla olumsuzlukların faturasını -haşa- Allah’a kesen bir öğretiye dönüşmüştür.”
Kur’an’da ‘kadere iman’ diye bir kavramın olmadığını belirten Sait Hoca, esas itibariyle bu yanlış anlayışın Emevi döneminde yaşadığımız bir sapmanın, eksen kaymasının sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Hoca’nın da belirttiği gibi maalesef kader konusundaki bu sapma yüzünden, bugün “yapılıp edilen birçok olumsuz şeylerin faturası aşkın varlığa ötelenerek meşruiyet sağlanmak isteniyor.”
“Allah’ın taktiridir, yapacak bir şey yok” cümlesiyle özetlenen yanlış kader anlayışının en çok siyasilerin işine yaradığını belirten Prof. Yazıcıoğlu’nun bu konudaki tespiti şöyle: “Bu düşünce tarzı siyasilerin, yönetim kademesinde olanların çok hoşuna gidiyor. Niçin? Çünkü yöneticiler ve siyasetçiler yaptıkları her bir kısım olumsuzlukları bir yerlere fatura etmekten memnuniyet duyarlar. Dolayısıyla kendilerini temize çıkarmış olurlar.” (İslam Düşünce Tarihine Kritik Bir bakış, s.198)
Doğrusu çok uzağa gitmeye gerek yok, bu zihniyet yapısının, zaman zaman günümüz siyasi hayatında da örneklerini görüyoruz. 2021 yılında bir AK Partili bakan yapılan zamları Allah’a havale ederek şöyle demişti: “Bizim yaptıklarımıza bakmayın. Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır.”
Maalesef bütün Müslüman toplumlarda adeta bir zihniyet travmasına dönüşen bu kaderci anlayış yüzünden, Kur’an’ın merkez olarak gördüğü insan kenara itilmiş, akıl devre dışı bırakılmıştır.
Bu yüzden de başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere bütün Müslüman coğrafyalardaki trajediler Müslümanların kaderi haline gelmiş bulunuyor. Sait Hoca’nın da altını çizdiği gibi “Ayakta duramıyoruz çünkü omurgamız adeta kırık, çünkü insanı çok değersizleştirdik. Kur’an’ın merkeze koyduğu insanı biz çok kenara ittik. Kur’an’ın insana çok değer verdiği bilinen bir husus. Bireyi, şahsiyeti ‘kul’ olarak gördük. Ama Allah’a değil de başkasına kul.
İnsanı aciz, elinden bir iş gelmeyen, pasif, kurtuluşu ulu bir kişinin eteğine yapışmakta arayan, siyaseten bir liderin gelip de her işi halletmesine bel bağlayan, insanlara kulluk yapan bir hale getirdik. Şimdi böyle insanlardan oluşan toplum ayağa kalkamaz, bir tavır takınamaz, yanı başında dökülen kanların, yaşanan dramların çaresini bulamaz.” (a.g.e, s.199-200)
Aslında bugün Müslüman toplumlarda yaşanan çaresizlik örnekleri, aklı itibarsızlaştırarak girdiğimiz bu yolun çıkmaz sokak olduğunun en bariz göstergesidir.
Ama ne yazık ki Müslümanlar olarak, Emevi kaderciliği ile başlayan istikamet kaymasından dönmeye hiç niyetimiz yok. Mesela Türkiye en son 15 Temmuz’da Fetullahçı bir darbe girişimine maruz kaldı, neyse ki halkın ferasetiyle bu beladan kurtuldu. Peki ülkeyi yönetenler bundan ders aldı mı? Kesinlikle hayır… O gün, sanki memleket bir felaketin eşiğinden dönmemiş gibi halen farklı cemaat ve tarikat yapılanmaları devletin kurumlarını parsellemeye devam ediyor.
Herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermemek için bir şeyin altını özellikle çizelim; bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bireyler farklı cemaatlere, tarikatlara ya da ideolojik yapılara mensup olabilirler. Bu, tamamen kişilerin bireysel tercihleriyle ilgili bir durum. Ama şu da bir gerçek ki ‘hukuk devleti’nde, hiç kimse devletin hiyerarşisi dışında herhangi bir cemaatin ve tarikatın tercihleri doğrultusunda hareket edemez. Eğer bir ülkede devletin kurumlarında, cemaatler ya da tarikatlar kendi hiyerarşilerine göre yapılanma içindeyseler, orada bir devletin varlığından söz edilemez.
