Yeniden Avrupa'nın Hasta Adamı mı?

Bizim yumuşak gücümüz ne? Pek yüksek değil anlaşılan. Geçen yazımda otuz ülke arasında sondan ikinci olduğumuzu yazmıştım. Yumuşak gücü yüksek bir ülkenin dostları olur. O zaman otuz küsur ülke ve ABD sana “sen Ermenileri kestin” diyemez. Yalanda sana karşı birleşemez.

Bakın Setif katliamı daha taptazeyken, bir gecede Paris’te yüzlerce Cezayirli’yi katletmişken, Afrika’yı sömürürken ve bugün de sömürmeye devam ederken Fransa, yumuşak güçte dünya birincisi. Hâlâ Doğu Akdeniz’de, Suriye’de geleneğindeki emperyal Sykes-Picot emellerinin peşinde koşabiliyor ve kimseden çıt yok!

Ya bir kıtanın nüfusunu tamamen yok eden, dünyanın öbür ucundan kalkıp başucumuzda devlet yıkıp teröristlere devlet kurduran ABD? Daha dün Irak’ta bir milyondan fazla sivil ölümüne sebep olan ABD. Irak’taki ölümler dolaylıydı mı diyeceksiniz? Hiroşima’daki, Nagasaki’deki, Dresden’deki sivil katliamları dolaylı değil, doğrudandı. Fakat ABD, Portland grubunun yumuşak güç indeksinde dünyada ilk beşin içinde. Sert güçte de bir numaradır muhakkak. O halde yapar. Ve çıt çıkmaz.

Bir Amerikan sözünü tekrarlayayım: Hiçbir şey başarı kadar başarılı değildir. Ve hiçbir şey güç kadar başarılı olmaz.

Âcilen yüz yıllık paranteze dönmeliyiz

Biz ne yapmalıyız? Önce gerçeği görmeli ve bizi yeniden Avrupa’nın hasta adamı kulvarına sokan gidişi değiştirmeliyiz. Kendimizi tekrar şu yüz yıllık parantezin içine atmalıyız. Hem de can havliyle. Sert gücümüzün askerlik bileşeni fena değil; ekonomi bileşeni için aynı şeyi maalesef artık söyleyemeyiz. Yumuşak gücümüz ise yerlerde sürünüyor. O kadar yerlerde sürünüyor ki değil başka ülkelerin gücüyle başa çıkmak, şoven Ermeni diasporasının yumuşak gücü bizi evire çevire dövüyor.

Bernard Lewis gibi, Stanford Shaw gibi, Justin Mccarthy gibi deve dişi tarihçilerin yalanlamasına rağmen… Biz mağlup ve işgal altındayken Malta’da yargılanan yönetici ve fikir adamlarımızı Ermeni katliamı iddialarından hem de düşmanımızın savcısı beraat ettirirken… Gerçekler açıkça bizden yanayken… Biz, bırakın dış kamuoyunu ikna etmeyi, kendi kamuoyumuzdaki tereddüdü bile gideremiyoruz.

Türkler katledilir, diğerlerini insan hakları korur

Aynı yıllarda, 1877-1921 arasında dört milyonun üzerinde Türk öldürülürken, hayatta kalanlar dünyanın gördüğü en büyük etnik temizliklerden biriyle sürülürken kimse buna felaket falan demiyor. Soykırım hiç demiyor. Dedirtemiyoruz. Lütfen Justin Mccarthy’nin Ölüm ve Sürgün’ünü okuyunuz.

Rusların Kırım tehcirini dile getirecek gücümüz var mı? O tehcir değil midir? O tehcirde ölenlerin sayısı gerçektir. O cinayet kasitlidir. Ama söyleyemeyiz değil mi?

Tarih böyleyken bugün yaşanan ve devam eden Uygur katliamını dile getirme cesaretimiz var mı? Bari ona gücümüz var mı?

Topluca şunu soralım: Dünyada Türkiye lehine, Türklük lehine hareket etmenin bir ödülü var mı? Tersinden alalım: Dünyada Türkiye aleyhine, Türklük aleyhine hareket etmenin bir cezası, bir sakıncası var mı? Yok değil mi? İnanmazsanız maaşlı “insan hakları savunucusu” ekibine sorunuz. Hatta yakalamışken Türklerin insan tarifine girip girmediğini de sorunuz.

Monşerlerimizi geri verin!

Biz son yirmi yılda yapmamız gerekenlerin tam tersini yaptık. Dış politikadaki yumuşak gücümüzü, iç politikada parti üstünlüğü için harcadık; sıfırladık. İsterseniz buna, “Eyyy” stratejisi deyiniz. Eyyy siyaseti çalışmıyor. Siz eyyy dedikçe, başkaları da size iki defa eyyy çekiyor. Daha 2008’de bizi Güvenlik Konseyi’ne seçen dünyaya bugün, Türkiye’yi silelim mi diye sorsanız, geç bile kalındı cevabını alırsınız.

Bir an önce dış politikamızı badem bıyıklı cahillerin elinden alınız. Dil cahillerinin, uluslararası siyaset cahillerinin elinden alınız. O monşer dediğiniz bilgili, işinde usta, önce Türkiye diyen diplomatlara geri veriniz. Onlar hâlâ yetişiyorsa… İşi ehline veriniz.

Komşularla sıfır sorun” diye başlayıp “sorunsuz sıfır komşu” diye bitirmek başarı mıdır? ABD Ermeni diasporasının her atağını önleyen Yahudi lobisini kaybetmek sizce başarı mıdır? Siyon Protokolleri’ni gerçek sanan ihvan kafasıyla varacağınız nokta buydu. Hayırlı olsun! Gerçi bunda zerre kadar hayır yok ama…

Kurumlarımızı geri verin

Yalnız dışişlerinde değil bütün kurumlarda yozlaşma başını alıp gidiyor.

Kurumların görevleri vardır; hedefleri vardır. Kurumlar ve kurumların yönetimleri değerlendirilirken verilen görevi ne kadar yerine getiriyor, hedefe ne kadar yaklaştı diye bakılır. Uzun zamandır bizim ölçütümüz bu değil. Bütün kurumlar âdeta başarıdan farklı iki kritlerle değerlendiriliyor: 1) Bizim adamlara bu kurumdan ne kadar maaş verdirebiliriz? 2) Bizim partinin siyasetini ve propagandamızı desteklemek yolunda bu kurumu nasıl kullanırız? Bu sonuncuya “laf dinlemek” de diyebilirsiniz.

Thomas Edward Lawrence’a atfedilen bir söz vardır. Mealen: Biz Türklerin ve Arapların askerî gücünü değil, “gönüllerini ve zihinlerini” fethedeceğiz.

Son yirmi yılda kimlerin gönüllerini ve zihinlerini fethettik acaba?

 

YORUMLAR (108)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
108 Yorum