Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu

Karl Marx’ın meşhur “altyapı üstyapıyı belirler” mealindeki görüşlerine, son yüzyıldır Weber’in, tam tersi anlamdaki “üstyapı alt yapıyı belirler” görüşüyle itiraz edilmektedir.

Doğrusu Marx, toplumsal yapılanmada baskın olgu olarak üretim ve paylaşım ilişkilerini öne çıkarırken; Weber de, din ve hukukun iktisadi ilerleme üzerindeki etkisini öne çıkarır.

Weber’in, “iktisadi ilerleme ile dini zihniyet arasında bağ kuran görüşü” (kabaca, üstyapı altyapıyı belirler) geçmiş dönemlerde anti-marksistlere çok cazip gelmişti.

İlk kez 1905 yılında yayınlanan Weber’in din, ahlak, mezhep, ticaret, sermaye birikimi ve iktisadi politikalar konusunda bu çok övülmüş ve eleştirilmiş kitabını irdelemeye başlayalım.

Weber, Almanya ve Avrupa’nın genelinde iş dünyası liderleri, sermaye sahipleri, yüksek teknik eğitim almış olanlar ve modern işletme yöneticilerinin çoğunlukla Protestan olduğunu gözlemlediğini iddia eder.

Weber sorar: Katoliklik, dünya nimetlerinden el çekme ve “öte dünyaya odaklanırken” nasıl olur da Protestanlık, hem dindarlığı hem de iktisadi başarıyı aynı potada eritebildi?

Acaba bu bir tesadüf mü yoksa protestanlığın ekonomik rasyonalite üzerinde gerçek bir etkisi var mı?

KALVİNİZM

Protestan mezhebinin kurucusu olan Luther’e göre; Tanrı’nın rızasını kazanmak, dünyadan el etek çekmek demek değil; tam tersine, dünyevi ödevleri en iyi şekilde yerine getirmek demektir.

Bir ayakkabı tamircisi, işini dürüstçe ve en iyi şekilde yaparak bir rahip kadar sevap kazanabilir.”

Böylece Luther, Hristiyan dünyasında zaten varolan “sermaye birikimi ve özel mülkiyetin kutsallığı” ilkesine, iktisadi faaliyetlerin kutsallığını da eklemiş oluyordu.

Weber’e göre kapitalizmin asıl motoru Luther’den ziyade Jean Calvin’in öğretileridir.

Kalvin’e göre Tanrı, kimin cennete ve kimin cehennem gideceğini dünya yaratılmadan önce belirlemiştir.

Dolayısıyla insanoğlu, dualar, ayinler, günah çıkarmalar ve iyi amellerle kurtuluşunu garanti edemez.

Kalvinist öğretinin bu boyutu, bireyde korkunç bir “duygusal boşluk” yaratır.

Çünkü her mümin, cennete gidecek seçilmişlerden biri olup olmadığını bilmek ister.

Peki bunu nasıl bilecek?

Kalvinist din alimlerinin cevabı: “Eğer bir şahıs zenginleşiyorsa bu, Tanrı’nın bu kulunu seçtiği ve kutsadığının bir işareti olabilir

Weber’e göre bu işaret edilme umudu şu sonuçları doğurdu:

Çalışmak İbadettir: Tanrı’nın rızasını kaybetmemek için durmadan çalışmak bir ibadettir.

Lüksten Kaçınmak: Kazanılan parayla keyif sürmek ve savurganlık günahtır.

Yeniden Yatırım ve Sermaye Birikimi: Tüketilmeyen kazançların oluşturduğu sermaye birikimi daha fazla zenginleşmek için tekrar işe yatırılmalıdır.

Weber’e göre Kalvinizm, manastırlardaki sofu hayat tarzının (sofuluk) ilkelerini hem özel hayata hem de piyasa mekanizmalarına da uyarlamıştır.

Weber’e göre dini hassasiyet, ticari hayata matematiksel bir titizlik ve rasyonellik katmıştır.

Ticari hayat artık muhasebe kayıtlarına dayalı, daha dakik ve daha dürüst bir işleyiş kazanmıştır, vs.

MAX WEBER’İN ELEŞTİRİSİ

1) Weber’e göre zenginliğin kaynağı bireyin protestan/kalvinist sofu ahlakına sahip olmasıdır.

Weber’in yaşadığı çağda Belçikalı Katolikler, Alman Protestanlardan daha zengindi; öte yandan Baltık Denizinin kuzeyindeki Protestan Finlandiya, İsveç ve Norveçlilerin çoğunluğu henüz zenginleşmemişti.

Çalışkanlık her zaman zenginlik demek değildir çünkü, mülkiyetsizlik, müsadere, salma, vergi, narh ve her türlü kısıtlama zenginliği engeller.

2) Weber, protestan zanaatkarın (Beruf) ibadet aşkıyla işini yapması kapitalizmi doğurdu diyor.

Her din ve mezhepten Osmanlı zanaatkarlarının da protestan zanaatkarlar kadar çok çalıştığı biliniyor.

Fakat sermaye birikimini imkansız kılan makro iktisadi çerçeve, alım-satım fiyatlarında narh, düşük ticari kar marjları, bölge dışına satışın kısıtlanması, işi büyütmenin engellenmesi gibi “Lonca Kısıtlamaları” Osmanlı zanaatkarının sermaye biriktirebilmesine izin vermemiştir.

Almanya, Weber’den 50 yıl önce, (Friedrich List) kendi milli sanayisini korumak için gerekli yüksek gümrük duvarlarını örmüştü.

Osmanlı’da ithalat tam serbest olduğu için zaten küçük ve çok zayıf bir finansal yapısı olan zanaatkarlar, ithal ürünlerle karşılaşınca adeta piyasadan silindiler.

Weber, sürekli, rasyonelleşmiş kişisel ahlaki tercihlerin zenginleşmenin motoru olduğunu göstermeye çalışmış fakat zenginleşme sağlayabilecek makro iktisadi çerçeve konusuna neredeyse hiç girmemiş denilebilir.

Osmanlı örneğini verelim: Bir Osmanlı zanaatkarı çok çalışsa da çok kazanamaz; varsayalım ki kazandı, bu defa devlet, mal varlığını müsadere edebilir; yüksek vergiler veya miras vergileri sermaye birikimine imkan vermeyebilir, vs.

Bu kurumsal engeller altında bir protestan Osmanlı zanaatkârı, Luther’in tarif ettiği “çok çalışma aşkı”na sahip olsa bile, mülkiyetin hukuki zırhına sahip Baltık Denizi civarından bir dindaşıyle/mezhepdaşıyla piyasada rekabet edemezdi.

Makro iktisadi ve hukuki çerçeveyi oluşturan kurumsal yapılar temel belirleyici olmasına rağmen Weber bu olguya eğilmeyi gerekli görmez.

Görmez çünkü makro iktisadi ve kurumsal yapının çerçevesi, Protestanların yaşadığı Baltık Denizi şehirlerinde, 13. Yüzyıldan itibaren, Hansa (lonca) Birliği döneminde oluşmaya başlamış ve zamanla o kadar oturmuştu ki artık kanıksanıyordu.

Böyle bir iktisadi ve hukuki kurumsal çerçevenin tanımladığı haklara sahip olmayan Osmanlının Protestan tebaası, ne kadar çalışırsa çalışsın asla Baltık Denizi çevresindeki protestan kardeşleri kadar zengin olamazdı.

3) Weber’e göre kapitalist ruhun motoru protestan ahlakıdır.

Weber, protestanları, Hristiyan oldukları günün akşamında mezhep olarak Protestanlığı hatta Kalvenizmi seçmişler gibi anlatır.

Halbuki Gregoryan Reformu sonrasında Kilise, hem kendi mallarına hem de özel mülkiyete kutsallık atfetmişti.

Gregoryen Reformundan sonra oluşan işbirliği ve rekabet ortamında sermaye birikimi ve özel mülkiyet, ihtiyaç duyduğu hukuki güvenceleri zaten kazanmıştı.

İşte Avrupa bu güvenli ticaret ortamında zenginleşmeye başlamıştı.

Protestanlık bu iktisadi altyapının olumsuz yönlerini törpülemiş ve dönüştürerek yeni atılımlar yapmıştır; fakat Katolik Belçikalılar, Katolik Almanlar ve Katolik Fransızlar da benzer başarıları tekrarlamıştır.

Weber üstadımızın “Avrupa’daki iktisadi başarıların kültürel kökenleri olduğu”na dair (tümdengelimci) analizi bu daraltılmış bakış açısı üzerinde ilerliyor.

Kanaatimce:

1) On Birinci yüzyıldan itibaren sermaye birikimine hukuki zırh sağlayan yasalar, gelenekler ve uygulamalar “Kapitalizmin Ruhu”na temel teşkil etmiştir.

2) Protestanlaşan toplumlar da oluşmuş olan bu sağlam temel üzerinde yükselmiştir.

3) Protestan devletlerin, bazı Katolik devletlerden (İspanya ve Portekiz) daha başarılı olmalarının sebebi de kişilerin dini anlayışı değil, Kilise kurumlarının toplumla ve devletle olan iktisadi ilişkilerin niteliğidir.

4) Katolik Kilisesi bazı yerlerde mal varlığını elinde tutmaya ve vergi almaya devam ederken, Protestan bölgelerindeki Kilise malları müteşebbislere satılmıştır ve kilise vergileri iptal edilmiştir.

Protestanlık mezhebinin yükselmeye başladığı dönemde Kilise, bölgedeki tarım alanlarının %20 - %50’sine sahipti.

Aynı zamanda en büyük bira ve şarap üreticisiydi; keza Kilisenin ürettiği dokuma ürünleri de çok önemli bir pazar payına sahipti, vs.

Protestanlığa geçen şehirler, işte kilisenin bu uçsuz bucaksız ve değer olarak emsalsiz mallarına el koydular ve bunları lonca üyelerine çok ucuza devrettiler.

Protestanlığa geçişle beraber, Papalığa ödenen vergiler artık ödenmedi ve bu kaynaklar da protestan şehirlerinin refahı için harcandı.

Londra ve Amsterdam’dan başlayıp Doğu Baltık denizine kadar uzanan 100’den fazla Protestan şehrinde yaşayan protestanların; Katoliklerden daha zengin olduğuna ve bu zenginliğin eğitimden kaynaklandığına dair istatistikler var.

Acaba bu zenginliğin ne kadarı “protestan ahlakı”ndan kaynaklanıyor?

Veriler, karma şehirlerde protestanların eğitime, katoliklerden daha fazla önem verdiğini gösteriyor.

Weber’in verdiği 1895 tarihli Baden şehri eğitim istatistiklerine göre, eğitim gören her 100 öğrenciden 48’i protestan ve 42’si de Katoliktir; halbuki şehirdeki Katoliklerin nüfusu çok daha yüksektir: Katolikler %61,5 ve Protestanlar %37’dir.

[Bilgi: Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Bilgesu Yayınları, kitabının 59. sayfasında, diğer protestan şehirlerindeki istatistiklerin de Baden şehrindeki istatistiklere benzediğini söylüyor.]

Protestanların ilk günden itibaren ana dilde dini eğitim ısrarları, onları, dini olmayan eğitime de yönlendirmiş görünüyor; yüksek eğitim oranları sayesinde iş hayatında daha başarılı yani daha zengin olmuş olabilirler mi?

Öte yandan Yahudiler, nüfusun sadece %1,5’ini oluştururken eğitimden %10 pay alıyorlarmış.

Eğitim verilerine göre karar verilecekse, “kapitalizmin ruhu”nu protestanlık ahlakı değil “Yahudilik Ahlakı”nın oluşturması gerekiyor.

[Bilgi: Yahudilik inancına göre 2000 yıldır; kadınlar daha çok evin geçimini sağlar ve erkekler de mecbur olmadıkça çalışmaz, sadece dini eğitime devam ederler.

Zebulun-İssakar Modeli: İş Bölümü ve Ortaklık

Bu kavram, bir tarafın maddi üretimi (kadın/Zebulun), diğer tarafın ise manevi üretimi (erkek/İssakar) üstlendiği, ancak her iki tarafın da ortaklaşa, maddi ve manevi “toplam kazanç” elde ettiği “kurumsal bir aile işletmesi" modelini ima eder.

Bu ilke M.S. 70 yılından itibaren gelişen Talmudi çalışmalarla Yahudi kültürüne girmiştir.

Erkeklerin zorunlu eğitimi geleneği sayesinde Yahudi Toplumu, büyük ölçüde asimile olmadan bugünlere ulaşabilmiştir.

Pek çok toplumda okuma yazma oranı %5’lere ulaşmazken, Yahudi erkeklerinin Torah çalışması sayesinde, okuma-yazma oranı bazı yerlerde ve bazı dönemlerde neredeyse %100'e yaklaşmıştır.]

Weber üstadımıza yaptığım dolaylı diğer yapısal eleştirilerimi de öğrenmek isteyenlerin aşağıdaki iki yazımı da okumalarını öneririm. https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/avrupa-nasil-basardi-bati-avrupa-iktisadi-cihan-1606377 https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/sermaye-birikimi-ve-protestanlik-1606428

Muhtemelen geçmişte bütün yazılarını hayranlıkla okuduğum ve artık protestan ahlakı ve kapitalizmin ilişkisi hakkında aynı görüşte olmadığım için Weber üstadımı çok sert eleştirdim; aslında üstadın görüşleri benim basitleştirdiğim kadar daraltılmış, köşeli ve keskin değil.

Mesela mealen, “kapitalizm, şirketler, bankalar, borsalar ve fabrikalar kurulduktan sonra yani kapitalizm kendi sistemini tam olarak oluşturduktan sonra dinden ve ahlaktan bağımsız olarak kendi görüşlerini ve kendi ahlakını da oluşturur” diyor.

Hatta “her tarihsel olguda yatan tükenmez çeşitlilik“ gibi cümleler de kuruyor.

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.