Sermaye birikimi ve Protestanlık

Son iki yazı, Türkiye’de ve dünyada çok tartışılmış iki soruya cevap aradı: “Osmanlı ve İslam Dünyası niçin başaramadı” ve “Avrupa nasıl başardı

Önce geniş bir özet: Osmanlı devletinde sermaye mallarının neredeyse tamamı devletin mülkiyetindeydi: Tarım arazileri, binalar (vakıflara ait olanlar dahil) ve işletme sermayesi.

Bu özellikleriyle Osmanlı ekonomisi, işletme sermayesi ve özel mülkiyetin güçlü olduğu ekonomilere değil sosyalist ekonomilere daha çok benzer.

Osmanlı Ekonomisinin sosyalist ekonomiden iki temel farkı vardı: Birincisi devlet bir kurum olarak üretici bir aktör değildi.

İkincisi ailelerin meyve bağı, sebze bahçesi, dükkan, ev, küçük ve büyük baş hayvan, kitap, ev eşyası ve mesleki el aletleri gibi mallara sahip olmalarına müsade edilirdi.

Fakat bir vergi mükellefi olarak ailelerin, aile ekonomisini aşan boyutlarda bir işletme sermayesine ve tarım toprağı mülkiyetine izin verilmezdi.

Bu üç değişik tarz ekonominin kökenlerindeki olgular ve oluşum süreçleri çok farklı olduğu için adil bir şekilde mukayese edilmeleri de zordur.

Etmiyoruz ve Avrupa’yı anlamaya devam ediyoruz.

Batı Roma İmparatorluğu yıkılınca Avrupa’da siyasi bir fetret devri başladı.

Aristokratlar, şehirler, krallar ve bölünme sonucu oluşan yüzlerce yeni siyasi özne birbirleriyle savaşmaktan helak olmak üzereydi.

Tüm bu çatışmalar ve bölünmeler yetmezmiş gibi bu kavgaya, hiç beklenmedik yeni bir aktör daha katıldı: Kilise.

Siyasi fetret dönemi savaşlarında, “Ruhban sınıfı ve Papalığın” savaşın gidişatını değiştirebilecek ölçüde belirgin etkiler oluşturabildikleri görülünce herkes bu güçten yararlanmak istedi.

Zamanla, devletler biraz daha bölünüp çoğaldı ve ruhban sınıfının gücü de her geçen gün biraz daha arttı.

Papalık artan gücünü bir fırsat olarak gördü ve 11. yüzyılda, Gregoryen Devrimle önce Papalık Kurumunu, Krallarla eşit statüye yükseltti ve sonra da “Tanrı adına İmparatorlardan bile daha üst bir otorite” olduğunu kabul ettirdi.

Papalık kazandığı bu “uluslarüstü güç” sayesinde önce kendi mallarını, sonra vakıf ve tüzel kurum mallarını ve ailelere ait özel mülkiyeti de kutsadı yani hukuki koruma sağladı.

Yağma, müsadere ve yüksek vergileri yasakladı.

Kurduğu “tahkim mahkemeleri” niteliğindeki “papalık mahkemeleri” sayesinde işletme sermayeleri ve özel mülkiyeti korudu ve koruma hukukunu kurumsallaştırdı.

Papalığın “işletme sermayesi ve özel mülkiyete hukuki koruma” sağlayan bu kuralları sayesinde Avrupa “sermaye ve ticaret” için güvenilir bir coğrafyaya dönüştü.

Öncesinde, paraya ihtiyaç duyan “devletçikler” vergileri artırır, kendi vatandaşlarının mallarını müsadere eder ve komşu ülkeleri yağmaya giderdiler; Papalık korkusundan dolayı bu eylem türlerinden vazgeçtiler.

Vergi gelirlerini aşan ihtiyaçları için müsadere yerine, sermaye sahiplerinden kredi aldılar.

“Krallar”; yatırımcı ve tüccarlarla düşük vergileri ve ticari teşvikleri garanti eden sözleşmeler imzaladı; çoğunlukla, bu sözlerine sadık kaldılar.

Böylece Avrupa’da özel işletme sermayeleri ticari hayatın merkezine yerleşti.

Özel sermayeler arttıkça refah, refah arttıkça da özel sermayeler artmaya başladı müthiş bir verimli döngü oluştu.

Yazıya konu olan coğrafya bugünkü portekiz, İspanya, Fransa, İtalya ve İngiltere gibi gözükse de söz konusu etki orta ve kuzey Avrupa’yı da içeriyordu.

LONCALAR (HANSA) BİRLİĞİ ÖRNEĞİ

Kilisenin uluslarüstü bir kurum olarak ortaya çıkması, Kuzey Avrupa (Baltık Denizi) Liman Şehirlerinde loncalar tarafından yönetilen Venedik benzeri şehirler ortaya çıkmasını sağladı.

Kralsız, devletsiz, otoritesiz ve sadece şehir sermayesine sahip loncaların yönetimindeki şehirler, Hansa (Lonca) Birliği dediğimiz oluşumu ortaya çıkardı.

Çoğu Baltık Denizi kıyısındaki Alman şehirlerinden oluşan bu Hansa (Loncalar) Birliğine bazı konularda Londra ve Amsterdam da katılmıştı.

Ticari donanması, sonsuz sermayesi ve Papalık koruması olan Hansa Birliğine saldırmayı düşünen devletler hızla pişman oluyorlardı.

Çünkü böyle bir teşebbüs ihtimali “ticari ambargo ve aforozla tehdit” ediliyordu.

Hansa Birliği şehirleri, Katolik Kilisesinin en büyük gelir kaynaklarından biri oldukları için Kilise de Hansa Birliğinin yanındaydı.

Bu birliğe saldıracak herhangi bir Kral iki riskle karşı karşıya kalırdı: Aforoz ve ambargo.

Danimarka Kralı her şeyi göze alarak 1400 yılında bu Hansa Birliğe saldırdı.

Sonuç: Danimarka için ağır bir hezimet ve pişmanlık oldu.

Bilgi: Kilise sadece dini bir kurum değildi. Aynı zamanda, Avrupa’nın en büyük üreticisiydi.

Uçsuz bucaksız arazilerinde tarımsal gelirler elde ediyor; manastırlarında bira, şarap ve kumaş üretiyordu.

Hansa Birliği şehirleri, Kilise Korumasını garanti altına almak için şehirlerinde büyük katedraller kurmuş ve Kilisenin gelir kaynaklarını garanti altına almışlardı.

Kilise topraklarından ve üretiminden elde ettiği gelirlere ilaveten dini vergi diyebileceğimiz başka tahsilatlarda yapıyordu.

Zamanla, Kiliseye verilen bu devasa finansal ödemeler, Hansa Birliği üyesi şehirlere ağır gelmeye başlamış ve Kiliseyle bazı gerginlikler oluşmuştu.

Kilise vergisinden bıkmış olan Hansa Birliği şehirlerinin tamamı, Luther’in ortaya çıkmasıyla Protestan oldu.

Amacım, Hansa Birliği oluşumunu idealize etmek için değil konunun sermaye–otorite ilişkisini biraz daha detaylandırmaktır.

Hansa Birliği, bugünkü bazı liberteryen görüşlerin tarihi laboratuvarı niteliğindeki olduğu için ayrıca önemlidir.

PROTESTANLAR DÜNYA TARİHİNE GİRİYOR

Şehirli Tüccarlar protestan olmakla, Katolik Kilisesine ödedikleri vergilerden kurtulmuştu.

Kiliselere gönderilmeyip şehirlerde tutulan bu paraların sağladığı ani refah artışı, Hansa Birliği şehirlerinin ekonomisinde adeta doping etkisi yapmıştı.

Çok kısa sürede Kiliseye ait bütün mallara el konuldu ve bu mallar da tüccarlara satıldı.

Kilisenin mal varlığının, tarihin gördüğü en büyük özelleştirme hareketiyle “Tüccarlar”a geçmesi sonrasında; bu tüccar şehirlerin üretim güçleri de artmaya başladı ve ekonomileri bir kat daha güç kazandı.

Görüldüğü gibi, 1520’den sonra Katoliklikten ayrılıp “Protestanlığa geçen Hristiyanlar ikinci kez kazandılar.”

Açık bir şekilde görülüyor ki Protestanlık, zaten başlamış olan sermaye birikimi sürecinin ivmelendiricisi ve geliştiricisidir, kurucusu değil.

İstikrarı seçen ve katoliklikte kalmakta ısrar eden İspanya, Portekiz, ve İtalya gibi devletler, Kilise mallarını özelleştirmedikleri için gelişme hızları göreli olarak düştü.

Fransa katolik olarak kaldı fakat Papalığın tahakkümüne artık boyun eğmiyordu; Fransız Devrimine giden farklı bir yol izledi; bu yazıda Fransız Devrimi konusuna girmeyeceğim.

KAPİTALİZME GİDEN YOL

Sermaye birikimi her geçen gün kapitalizme giden yolların taşlarını döşemeye başlamıştı.

Kuzey Avrupa’da, sadece üretim ve ticari sermayeye değil aynı zamanda gayri şahsi sermaye de (hamiline yazılı hisse senedi ve her türlü finansal evrak) çok keskin bir gelişme gösteriyordu.

Güçlenen sermaye, Hollanda ve İngiltere gibi devletleri, kendi menfaati yönünde adeta yeniden organize etti.

Bu iki ülkenin kurumları artık “sermayenin vücut bulmuş hali” niteliğindeydiler: Anonim şirketler, borsalar, bankalar, sigorta şirketleri, Merkez Bankaları vs.

Kapitalizmin ve elbette emperyalizmin kilometre taşı niteliğindeki bazı adımlar da bu dönemde atıldı: İngiltere Doğu Hindistan Şirketi* (1600) ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi* (VOC) (1602) bu dönemde kurulmuşlardır.

12. ve 15. yüzyıllarda soykırıma ve sürgüne maruz kalmış Yahudilerin önemli bir kısmı Doğu Baltık ve bugünkü Ukrayna bölgesine göç etmiş, bir kısmı da Hristiyanlığa geçmişti.

Büyük sermayenin oluşturduğu bu yeni dünyaya, Yahudiler de bilhassa 17. Yüzyıldan itibaren gelip katılacak ve katkı sunacaklardır.

Yahudi sermayesi, aklı ve bilgi birikimi, protestan bölgelerdeki ticari aktiviteyle buluşunca iktisadi gelişmişlik bir tur daha arttı.

ARA ÇIKARIMLAR

Avrupa Tarihi, hiç beklenmedik bir oyuncu olan Hristiyanlık Kurumunun güçlenme arzusunun bir yan çıktısı olarak devletleri, adeta sermayenin bir uzantısı görünümüne sokmuştur.

Bu sayede sermaye, devletleri dönüştürerek, doğal bir düşmanı, kurumsal bir işbirlikçiye hatta hizmetçiye dönüştürmüştür.

Bu sonuç, Avrupalılar daha akıllı, daha zeki, daha başarılı, daha ahlaklı ve daha idealist oldukları için ortaya çıkmamıştır.

Bu sonuç, özel ticari sermaye ve mülk sahiplerinin korumak, yaşamak ve varolmak için; siyasi şiddet sahiplerine karşı verdikleri mücadelenin planlanmamış bir yan ürünüdür.

Dolayısıyla ortada övülmeyi hak edecek yüce bir teori veya olağanüstü başarılı bir millet veya din veya mezhep yoktur.

Tekrar: Kapitalist dünyayı, 11 yüzyılda, 300-500 devletli “siyasi fetret” döneminde, gücüne güç katmak amacıyla beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan Kilisenin, siyasi güç elde etme ve sürdürme mücadelesi doğurmuştur.

O gün bugündür, hukuki güvenceler altında faaliyet gösteren “Sermaye” kendisini koruyup büyütebilecek olanlara her zaman misliyle olumlu cevaplar vermiştir.

Öyle anlaşılıyor ki iktisatçılar, tarihte, gelmiş geçmiş en çarpıcı ve sonuç belirleyici iktisadi devrimin, yani Gregoryen Devriminin etkilerini galiba ıskalamışlar.

Böyle bir devrime ihtiyacı olmadığı için maruz da kalmayan; Emevilerin, Abbasilerin, İlhanlıların ve Bizansın sadık bir öğrencisi Osmanlı Devleti de yıkılıncaya kadar; kadim dünyanın bilinen bütün doğrularını geliştirerek uygulamaya çalışmış ve kendi hedefleri çerçevesinde oldukça başarılı olmuştur.

Son Çıkarım: Avrupa insanı daha özgür, daha ideal veya daha ahlaklı bir hayat için değil, ‘ticari sermaye ve mülkiyetini’ “siyasilerin şiddet ve yağmasından korumak saikiyle” mücadele vermiştir.

Bu mücadelenin sonucunda, bir yan ürün olarak kapitalizmin kurumlarını inşa etmiştir.

Gelecek yazıda mevcut bağlam çerçevesinde “Demokrasinin Kökenleri” konusuna gireceğiz.

[Not: Protestanlık konusuna girip Üstadımız Max Weber’den hiç bahsetmediğimin farkındayım.

Bahsetmedim çünkü Üstad Weber, genellikle kapitalizm Avrupa'da hükümferma olduktan sonraki dönemleri analiz eder.

Üstadın yaptığı analizler, doğru olgular hakkındadır fakat kurduğu nedensellik yeterince isabetli ve açıklayıcı değildir.

Üstad Weber analizlerinde, şimdiye kadar irdelediğimiz tarihsel süreçleri ve bu süreçlerde içkin tarihsel determinizmi ıskalar veya en azından gündemine almaz.

Sermaye birikimi ve gelişmişliği, zihniyete ve puriten (sofu) tüccarların hayat tarzı tercihlerine de dayandırması gibi konular elbette “ultra gerçekçi” bu analizde yer bulamazdı.

Öngörülebilirlik, hukuk, rasyonellik, hesaplanabilirlik gibi öğelerin kaynağı asla protestanlık değildir. Bu tip zihniyete dair analiz ve söylemler kozmetik bir süs mesabesindedir.

Weber’i analizlere dahil etmedim fakat buradaki analizler bazı bakımlardan Max Weber’in görüşlerini içerir ve hatta kökü iyi irdelenmemiş görüşlerine sağlam bir temel oluşturur.]

*1600 yılında kurulan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (EIC) hisseleri zengin tüccarlara ve asilzadelere aitti. Hükûmetin bu şirkette hiç hissesi yoktu fakat şirket üzerinde dolaylı kontrole sahipti. Şirketin kendine ait büyük bir ordusu vardı ve bu ordu Hindistan’ı işgal etmişti.

Şirketin faaliyet alanı zamanla Çin’e de yayıldı.

** Sömürge faaliyetleri gerçekleştirmek üzere kurulmuş dünyanın ilk çok uluslu şirketidir. Hamiline hisse senedi çıkartan ilk şirkettir. Şirket savaşa girme yeteneğine sahip, para basabilen, koloniler kurmaya yetkili, insanlara ceza verip hapsedebilen ya da mahkûmları çalıştırabilecek yarı resmi yetkilere sahipti.

İstatistiksel olarak, VOC İngiliz rakibi EIC’den daha başarılıydı. 200 yılda, 5.000 gemiyle ve bir milyon Avrupalı çalışanıyla, Asya’dan Avrupa’ya çoğu baharat olmak üzere 2,5 milyon ton mal taşıdı. Buna karşılık, en yakın rakibi olan İngilizlerin Doğu Hindistan Şirketi 300 yılda 2690 gemi ve 900 bin çalışanla sadece 500 bin ton mal taşıyabilmişti.

YORUMLAR (27)
27 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.