Siyaseti boğan dar alan iktidar kavgaları
CHP hakkında bilmem kaçıncı benzer yazıları yazmışımdır. Bu, benim bakış açımdan ziyade CHP’nin benzer çalkantılar yaşamasıdır.
Çalkantıların iki ayağı var.
İlki, siyasi iktidarın ana muhalefeti boğma sürecini yargıyı kullanarak keyfi biçimde inanılmaz bir seviyeye çıkarması.
İkincisi, CHP iç ayrışmalarının, örneğin Kılıçdaroğlu’nun tutumunun buna katkı vermesi.
Ama ortada yapısal bir sorun olduğu da açık.
Biraz geriye gidelim. 90’lı yıllar… Ülke bir kez daha gerginlikler ve çatışmalara boğulmuştu.
Önce toplum siyasetin içine, ardından tüm tartışmalar, tüm sorunlar devlet ve devlete hâkim olmak mantığıyla sürdürülmüştü.
Bu dalganın önemli bir diğer sonucu olmuştu:
Toplumun siyasetten uzaklaşması, hatta siyasete tepkisiydi bu sonuç.
Siyasi mücadelelerin kişisel ve dar çıkarlara endeksli olduğu, gerginlikleri beslediği bir ortamda bu durum pek şaşırtıcı değildi.
Devlet alanı ile siyasi alan arasındaki çizginin kaybolduğu durumlarda, yani hem devletin siyasi alanı işgal ettiği hem siyasetçinin devlet organları ve kurallarını ilkesizce siyasileştirdiği durumlarda ise hiç mi hiç şaşırtıcı değildi.
Siyasetten soğumanın getirdiği bu tepki, siyasetin tamamen devre dışı kalması isteğine değil, tersine yeniden doğması talebine işaret ediyordu.
Nitekim 2000’li yılların ilk seçimi ve ardından girilen değişim ve tartışma süreci, istikameti ne olursa olsun bir ölçüde toplumun yeniden keşfedildiği, devreye girdiği anlar oldu. Toplumsal kesimler arası etkileşimle doğmaya yüz tutan “çoğulculuk ruh hâli”nin siyaset yelpazesine yansımadı.
CHP’nin burada kendine has özel bir yeri var.
Bu parti, sağ siyasetin karşı kutbunu, seküler dünyayı, kurucu kimliği temsil etti ama hiçbir zaman toplumu farklılıklarıyla kuşatamadı. Dahası siyaseti daha çok kendi içindeki iktidar kavgalarına endeksli olarak yaşadı.
Bugünkü durum da bir bakıma öyle.
CHP’yi şu anda iktidar baskısı kadar, bununla başa çıkamayan, tersine tahrik eden bir iç iktidar kavgası tanımlıyor.
Bu durum, kim ne derse desin, kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan seçmen kitlesini bezdiriyor, siyasi oyundan düşürüyor, öfkeli kılıyor.
Bu da siyasetten soğumanın, uzaklaşmanın bir türüdür.
Türk siyasetine hâkim çoğunlukçu, toplulukçu iklimin oluşmasında, sağ partiler kadar sosyal demokrat partilerinin de katkısı olmuştur.
CHP gerçek ve kurucu siyasetin peşinde yol alsaydı bunlar bu denli kolay yaşanır mıydı?
Bu partinin önünde duran ödev yıllardır aynı.
Bir: Siyaseti, iç kavga olarak algılamaktan uzaklaşmak.
İki: Siyasete sadece kendi siyasi ve kültürel meşrebine göre eleştiri üzerine kurmak yerine, kurucu siyasetle tanışmak.
“İktidarın bu denli baskı yaptığı bir dönemde bunların ne anlamı var?” denebilir.
Elbet var.
Otoriter ve arkasına halk desteği alan bir iktidarla mücadelenin etkili bir yolu, bugün toplumsal alan ve siyasal alanda yaşanan gelişmeleri ve bunların dinamiklerini anlamaktan geçer.
Bu ise önce sosyal demokrat zihniyetin, kendi tasavvur ettiğinden farklı gerçek bir toplum olduğunu kabul etmesini, yani siyasetin ön koşulunun bir toplum tasavvuru olduğunu bilmesini gerektirir.
Muhayyel olduğu için yıllardır arayıp bulamadığı, bulamadığı için kâh kızdığı, kâh küstüğü, kâh gericilikle, kâh saflıkla suçladığı hayali toplumun yerini; gerçek, kökü, inancı, ekonomik talepleriyle var olan bir toplumun fikri almalıdır.
Artık siyasi aklı olan sosyal demokratlar dahi muhayyel toplumu ve muhayyel politikayı ikame eden araçların gücünün, onların da yaşadığı değişme nedeniyle buharlaşmakta olduğunun farkında.
Ama farkında olmayanlar iktidarda ve itişmekte.
Bu durum kuralsızlığa, ilkesizliğe, hepsinden önemlisi otoriterleşmeye hız kazandırır.
İyi bayramlar…
