Üye mi delege mi?
Bayram…
Ama nasıl bir bayram?
Hukuk ve siyaset rezaletlerini peş peşe yaşadık.
Gerçek bir demokrasiye asla yakışmayacak bir aldırmazlıkla 43 yıldır askeri rejimin Siyasi Partiler Yasası yürürlükte olsa da bir siyasi partinin genel merkez binası polis marifetiyle boşaltıldı. Bu hallere düşmüş ve düşürülmüş olmaktan utandık.
Bir kongrenin iptali kararı daha önce verilmişti ama “mutlak butlan” sebebiyle iptal kararı ile birlikte sonuca etkili böylesi vahim bir tedbir kararı verilmesi bir ilk oldu. Kararın kesinleşmesiyle elde edilecek netice tedbiren verilemez zira.
Öte yandan aynı program ve üyelik bağı ile birbirlerine bağlı olması gereken insanlar arasında olaylar, gerilimler, çatışmalar, hakaretler bayram seyran dinlemeden dolu dizgin devam etmekte.
Siyaset kurumunun da çürüyen sistem içinde kirlenmediğini söylemek mümkün değil. Sistem çürüdü, siyaset de kirlendi.
Her ne kadar ikisi de birden telaffuz edilmese de hem demokratikleşmeye hem arınmaya ihtiyacımız var.
Öylesine bezdik, bunaldık ki; mevcut halden acil ve pratik çıkış yolları ararken “demokratik cumhuriyet” talebi için demokratik siyaset önceliğini hiç konuşmaz olduk. Bu köklü çözüm gündemimizde hiç yer almıyor.
Ancak ne gariptir ki güncel sıkışmışlık nedeniyle pek aldırmadığımız “demokratik siyaset kurumunu” belki de yaşanan kaotik ortam çözecek.
Baksanıza demokratik siyaset dönüşümüne dair hiçbir vaadi nerdeyse uzun zamandır duymazken, “butlan” sancısı bir anda Özgür Özel’in ağzından “üye önüne sandık koyalım” çağrısını çıkarıverdi.
Bu çağrıda üyenin hatırlanması, şu an için belki de önerinin pratik olarak hayata geçmesinden daha önemli.
Siyaseti tıkayan “delege” yerine ilk kez siyasetin yapı taşı olan “üye” hatırlandı. Gerçekten de delege denilen “parti içi iktidar yarışı zehrinin” artık son bulması gerekiyor.
Siyaset kurumunda demokratik dönüşüm için delegeliğin kaldırılmasından başlayarak yapılacak çok iş var.
Mesela; eşit ve demokratik yarışı kural altına almak için ön seçim şartı, mesela halkın iradesini güçlendirecek olan dar bölge sistemi, siyasetin finansmanının şeffaflaşması, dönem koşulu, belediye başkanları ile örgütün ilişkisinin kesilmesi, soygunun ve yoksullaşmamızın başlıca sebebi olan “adrese teslim ihalelerin” son bulması.
Dahası da var.
Ama bizim bu yıkıcı kırılmaları yaşamamızın altında yatan sebepleri konuşmamıza engel olan güncel bir tartışmaya kilitlenmiş gibiyiz:
“Asliye hukuk mahkemesi yetkili mi değil mi?”
Siyasal çıkarcılık yerine hukuksal saydamlık açısından bakınca acaba böylesine canhıraş bir tartışmaya gerek var mı?
YSK’nın 20 yıl önce, 15 Temmuz 2006 tarihli 277 sayılı kararını hatırlamak yeterli.
Kararda bakın YSK ne demiş:
“Siyasi parti kongresi yapılması, yönetimi, kongre yapılamayacağına karar verilmesi veya ertelenmesi, kongrenin tümden iptali veya bir kısım gündem maddelerinin iptali o partinin kendi mevzuatına göre partinin ilgili merciince çözülür. Buna karşı da her ilgilinin T.C. Anayasasının 36. maddesine göre, ihtilafların nihai çözümünü seçim yargısından değil, adli yargı yerlerinden dava yolu ile isteyebileceği kuşkusuzdur. İlgili kongrenin iptali istemli davalar ise seçim yargısının görevi dışındadır.”
Gelin hukukun üstünlüğü endeksinde üst sıralarda olan diğer ülkelerde durum nasıl onu da anımsayalım.
Örneğin Norveç. “Demokrasi usul usulsüzlükleri” siyasi partilerin bağımsız mahkemelerde denetlenme sebeplerinden sadece bir tanesi. Neymiş o “demokrasi usul usulsüzlükleri”: Üyelerin seçme ve seçilme hakkının tüzüğe aykırı olarak engellenmesi, oylamalarda hile veya şaibe yapıldığının somut delillerle kanıtlanması.
Fransa’da da benzer bir düzenleme var. Hatırlarsınız Fransız mahkemeleri, Marine Le Pen yönetiminin aldığı kararları hukuka aykırı bulmuş ve süreçlerin düzeltilmesini ya da tekrarlanmasını talep etmişti.
Bu örnekleri vermemin sebebi, “YSK mı asliye hukuk mahkemesi mi yetkili?” tartışmasının siyasetin kirliliğinin ve denetiminin gerekliliğinin üzerini örtmüş olması.
YSK konuşup, siyasetin kirliliğini ve denetimini konuşmamak bizi bulunduğumuz çukurdan çıkarmaz.
Refahı yüksek, özgürlüğü bol bir Türkiye istiyoruz.
Ancak 43 yıllık askeri cuntanın yasasına dokunmadan, her yanı kirleten Kamu İhale Yasası rantlarına dokunmadan bu mümkün değil.
O zaman demokratik bir cumhuriyet için önce demokratik siyaset kurumu.
Dilerim bu kargaşa siyaset kurumunda çok ihtiyacımız olan umutlu ve köklü bir değişim tartışmasını da beraberinde getirir.
İyi bayramlar…
