İki üniversite iki mahalle iki kader
“Bizler elbette, bilgiye yitik mal olarak bakan ve onu her neredeyse almakla mükellef bir medeniyetin mensuplarıyız, -İlim Çin’de dahi olsa gidin, alın- emrine muhatap bir medeniyetin mensuplarıyız. Ancak şehirlerimizin bilgiye ve bilim insanlarına kapılarını neden kapattığını, bu kapıların yeniden ve ardına kadar nasıl açılabileceğini de enine boyuna sorgulamak zorundayız. Dragos Yerleşkesi’nin de faaliyete geçmesiyle İstanbul Şehir Üniversitesi, sadece ülke içinde değil, uluslararası alanda da iddia sahibi olacağına, uluslararası bir bilim kuruluşu haline gelecek, kalitesiyle, standartlarıyla, farklı eğitim anlayışıyla öne çıkacaktır.”
5 Ekim 2010’da, Şehir Üniversitesi’nin ilk öğrencileri aldığı eğitim-öğretim yılı açılışında zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu sözleri kullanmıştı. Çok değil sadece 10 yıl sonra üniversiteyi iki satırlık bir kararname ile kapattı. Yitik mal olan ilmi almak için Çin’e değil Maltepe sahil yolundaki kampüse gitmek yeterli iken önce üniversitenin mallarına el konuldu. Sonra AK Parti’nin mensuplarının çocuklarının da okuduğu, kısa sürede herkesin parmakla gösterdiği bir eğitim yuvası, siyasi öfkeyle bir gecede bina yığınına döndü.
Son bir haftadır Bilgi Üniversitesi’nin önündeki gösteriler o zaman olsa idi ne değişirdi meçhul. Kapının hemen önünden geçen sahil yolunu kapatmaktan tüm mezunlarının, onların ailelerinin sesi yükselse ne olurdu, kim bilir? Polis kontrolünde o da “Aman tadımız kaçmasın” havasında okulun içinden başlayıp kimsenin görmediği arka kapıdan çıkıp birkaç yüz metre ötede üç satır açıklama yapmanın ötesine geçilse idi ne değişirdi onu bilmek de zor. En azından şehirlerimizin kapılarını bilim insanlarına ve bilgiye neden, nasıl kapattığını görmüş olduk.
Erdoğan’ın mahallesi, ona maliyet çıkarmadan itiraz etmenin işe yaramadığını öğrendi ama geç oldu. Partiden ayrılırken de mallara el konulurken de üniversite kapatılırken de bağlılığını yeteri kadar gösteremeyen vakıflar, dernekler, şirketler kenara itilirken de Bilgi Üniversitesi’ndeki gürültünün yarısı çıkmadı.
Son 10 yıl hiçbir şey öğretmedi ise muhafazakarların güçle ilişkisi, güç karşısındaki tutumları, dindarlığın güç karşısında nasıl görünüm değiştirdiği hakkında çok şey öğretti.
“İnsanlar dünün ve bugünün sanatçılarıdır. İnsanlığın kültür mirasıdır. Bu anlamda Santral İstanbul bize umut ve heyecan veren bir proje. Dünyayı güç ilişkilerinden ibaret görenlerin hayatı güç ilişkileriyle okuyanların insanlığa reva gördüğü manzarayı hep birlikte üzülerek izliyoruz. … şimdi buranın gerçekten Bilgi Üniversitesi’yle bu hale gelmesi ona destek verenlerle bu hale gelmiş olması İstanbul’a farklı bir zenginlik kazandırıyor. Gençliğimize farklı bir zenginlik kazandıracak ve gelecek nesiller bunda emeği geçenlere inanıyorum ki hep hayırla iade edecek.”
Bu sözler de Erdoğan’ın. 2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin açılışında söylemişti. Zaman geçti. Güç ilişkilerinin nasıl önemli olduğunu tüm Türkiye kendisinden öğrendi. Bir gece yine iki satır yazı ile Bilgi Üniversitesi kapatıldı. Ama nedense bu sefer önceki gibi olmadı. Yolu Bilgi’den geçen neredeyse herkes itiraz etti. Öğrenciler sokaklara döküldü. Polisle karşı karşıya geldi. Sonra, kapandığı gibi yine iki satır yazı ile açıldı. Kapanırken de açılırken de kredi Cumhurbaşkanı’na yazıldı.
Bilgi-Şehir mukayesesi başlayınca yine her şeyi bilenler döküldü ortaya. Şehir Üniversitesi’nin nasıl mali açıdan kötü olduğu, meselenin siyaset değil beceriksizlik hatta -Erdoğan bile kullanmaktan vazgeçti ama- okulun paralarının ya da kamunun arazisinin çalınması olduğu sıralandı. Sanki hafıza melekesi kimsede yok. Batmak üzere olan futbol kulüpleri, şirketler, medya kuruluşları bir telefonla kurtarılmamış, ne araziler kimlere iki satır yazı ile tahsis edilmemiş gibi. Ama ne gam. Nârı da hoş, nuru da hoş.
Mevzuyu Davutoğlu öfkesi ya da Davutoğlu’nun bayrak açması ile açıklayanlar en azından tutarlı. Siyasi öfke böylesi bir gözü kararlığı açıklamaya yetmez ama hiç değilse dürüst olmak bir artı.
Gerçekçi olmak gerek. Bilgi Üniversitesi’nin sadece okul önünde birkaç gün süren gösteriler yüzünden açıldığını düşünmeyecek kadar siyasi tecrübe birikti herkeste. Öyle olsa Boğaziçi Üniversitesi bu durumlara düşmezdi. Bugüne kadar onlarca konuda ne gösteriler ne eylemler ne sosyal medya kampanyaları yapıldı. Erdoğan’ın bunlar üzerinden karar almayacağı aşikâr. Ama her ne oldu ise bir mahalle, orada okuyanı, okutanı ile ses verdi. Acısını açık etti.
İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ise yasını tutacak bir mahallesi bile yoktu. Yoksa sonuç almak değil, birey olarak üzerine düşeni yapmaktı esas olan. “Gidemesem de hac yolunda ölürüm” diyen karıncanın hikayesi namaza durana kadar vaazlarda anlatılmaya devam edilebilir şimdi.
Ne de olsa Türkiye’de mahalle kaderdir.
İlkesel ve ahlaki tutarlığın önemini, aklın ve vicdanın vazgeçilmezliğini, meşru temelleri olsa da bireysel öfkeler sebebiyle başkalarına yapılan haksızlıklara sessiz kalmamanın kıymetini, timsah gözyaşlarının kimseyi kandırmadığını gördüğümüz bir bayram oldu. Bayramınız mübarek olsun.
