Sakin derinlik
Ernest Hemingway’in o meşhur “Buzdağı Teorisi”ni hatırlayalım: Hikâyenin sadece sekizde biri suyun üstündedir; asıl sert, devasa ve sarsıcı kütle suyun altında, o zifiri sessizlikte saklıdır. Gerçekten de sert olan şey gürültü çıkarmaz. Suyun üstündekini bağıra çağıra gözler önüne seren anlatılar, suyun altındaki o derinliği tamamen yok eder. Her şeyi görünür kıldıklarında, okura ya da izleyiciye hissedecek bir boşluk bırakmazlar. Yani, sanat gözleri felfecir okuyan koca ağızlı bir canavara dönüşür, incelik tamamen kaybolur…
Son zamanlarda “sarsıcı”, “sert” ya da “ruhsal bir kırılmayı, travmayı anlatıyor” etiketiyle sunulan yapıtları izlerken içimde aynı yorgun itiraz büyüyor: İnsanoğlunun can yanmasını ve ruhundaki o derin oyuğu tarif ederken neden bu kadar kaba bir gürültüye sığınıyoruz? Geçenlerde izlediğim bir filmde de tam olarak bu tuzağa düşülmüştü. Karakterlerin taşıdığı acı ve ağır travmalar; olanca çiğliğiyle, adeta gözümüze parmak sokularak suratımıza çarpılıyordu. Oysa acıyı böyle ham bir şiddet silsilesi halinde masaya yatırmak sanatı “sert” kılmaz; aksine duyguyu ucuzlatır, hissi bir tür travma pornografisine dönüştürür. İnsanın içsel kırılmalarını anlatmak, seyircinin üzerine çığlık veya dehşet saçmak değildir.
Edebiyatın en büyük sarsıntıları da zaten en sakin satır aralarında gizlidir. Marguerite Duras’ın Sevgili romanını düşünün… Duras; yoksulluğu, aile içi duygusal şiddeti ve o ağır travmatik çocukluğu anlatırken ne sesini yükseltir ne de okuru drama boğar. Cümleleri kısa, ritmi dingin, üslubu oldukça mesafelidir. Yaşanan o felaketler olanca sadeliğiyle, niyet edilmemiş bir itiraf gibi dökülür sayfaya. Duras bağırmaz; acıyı sergilemek yerine onun etrafındaki o koyu sessizliği tarif eder. İşte tam da o mesafeli duruş, okurun zihninde gürültülü bir çığlıktan çok daha derin bir iz bırakır.
Çünkü hayatın sertliği de tam olarak böyle sessizce sızar içeriye. Kimse travmasını günün yirmi dört saati feryat figan yaşamaz. Anton Çehov’un tiyatroya bıraktığı o eşsiz miras tam da bu yöne işaret eder: “Sahnede insanlar yemek yerler, çay içerler, hava durumundan bahsederler; ama o sırada hayatları mahvolmaktadır.” En büyük yıkımlar, mutfakta demlenen bir çayın buğusunda, masada sahipsiz kalan bir bardağın soğukluğunda ya da kimse bakmıyorken gözün takıldığı tek bir noktada gerçekleşir.
Sinemada Michael Haneke’yi ya da Tarkovski’yi sarsıcı kılan şey de üzerimize savurdukları vahşet değil; kadrajın hemen dışında yaşanan o gerilimi, o görünmez acıyı zihnimize ilmek ilmek işlemeleridir. Bizi dehşete düşüren şey ekranda gördüğümüz ham görüntü değil, gördüğümüz o küçük ipucundan hareketle kendi iç dünyamızda tamamladığımız o karanlık resimdir. Nostalghia filminde, Roma’nın meydanında, Marcus Aurelius heykelinin üzerine çıkarak, insanlığa seslendiği sarsıcı bir tiratla, ardından kendini ateşe vererek yakan, deli diye düşündüğümüz Domenico, nasıl da unutulmazdır!
Ruhumuzu sarsmak ve bizi hayatın gerçekliğiyle yüzleştirmek için üzerimize çamur sıçratılmasına ihtiyacımız yok. Fısıldayan bir hakikat insanın zihnine bir kez yerleşti mi, bir ömür orada yankılanmaya devam eder. Zira biliriz ki; en keskin bıçaklar bile en sessiz kınlarından çekilir ve hakiki bir fısıltı, bizi bambaşka dünyalara götürür.
