Kültürel çatışma ve şiddet
Geçem Haftaki yazımda Avrupa ve Almanya özelinde yükselen ırkçılığa dikkat çekmiştim. Ancak, ırkçılığın yükselişinde rol oynayan ve çoğu kez çok önemsemediğimiz bir nokta var ki biz bunu çok hafife alıyoruz:
Göç karşıtlığının kültürel boyutu ve bunun yarattığı çatışma.
Toplumlar çağlar boyunca çeşitli sebeplerle farklı topluluklara tek tek ya da toplu olarak kapılarını açmışlardır. Bu süreçler zaman zaman sancılı olmuştur; ki bu da doğaldır. İki farklı kültürün karşı karşıya gelişi, beraberinde farklılıklar üzerinden gerilim hatları oluşturabilir. Bu hatlar çok fazla öne çıktığında ise şiddete kadar uzanan geniş bir yelpazede çatışmalar yaşanabilir.
İnsanlık, sorunlarını konuşarak ve karşılıklı anlayış çerçevesinde çözme işini 20. yüzyılın ikinci yarısında kısmen yapmaya çalışmış, ancak bunu da bütünüyle başaramamıştır.
İnsanların kimliklerinin büyük bir kısmı, malumunuz üzere, kendilerinden bağımsız olarak inşa ediliyor. Sizin Türk ya da Kürt, Alevi ya da Sünni, hatta laik ya da dindar olup olmamanız, büyük ölçüde kişisel tarihinizin ve geçmişten devraldığınız toplumsal izlerin bir ürünüdür. Bu da doğal olarak sizin dünyaya bakışınızı büyük ölçüde etkiler. İçine doğduğunuz çevrenin dünyaya bakışının dışına çıkma ihtimaliniz, o bakışın içinde kalma ihtimalinizin yanında oldukça küçüktür.
Kültürel çeşitlilik bir toplum için büyük bir zenginliktir. Ancak farklılıkların tehdit olarak algılanması, belirli bir kültürel anlayışın diğerlerine dayatılması ya da gruplar arasındaki sosyal mesafenin büyümesi, huzurdan çok huzursuzluğa sebep olabilir. Yani mesele yalnızca farklı kültürlerin bir arada bulunması değil, bu farklılıkların nasıl algılandığı ve nasıl anlamlandırıldığıdır. Batı’daki ve bizdeki bazı çatışmaların temelinde de bu yatıyor.
Kimlikler inşa edilirken, “biz”, “siz” ya da “onlar” kategorileri oluşturulurken aslında hiç kimse tekil olarak karşısındaki insanları hedef almıyor. “Ötekiler”den kasıt daha çok belirli bir kültürel çizginin mensuplarıdır. İnsan zihni, dünyayı anlamlandırırken insanları ve toplulukları çeşitli kategorilere ayırmaya yatkındır. Sorun da çoğu kez bu kategorilerin kalıcı, değişmez ve birbirine karşıt kimliklere dönüştürülmesiyle başlar.
Tekil olarak o insanlarla iyi ilişkiler kurabilirsiniz. Ancak kimlik kodlamanızda, iyi ilişkiler kurduğunuz kişinin yeri çoğu kez istisnai ya da çıkar ilişkisine bağlı bir durumdur.
Bunun en güzel örneği çok sık duyduğumuz “Hiç onlara benzemiyorsun”, “Sen iyisin ama onlar…”, “Seni ayrı tutuyorum.” vb. cümlelerle bu ilişkinin rasyonalize edilmesidir. Farkında olmadan verilen mesaj ise çoğu kez bu cümleyi kuran taraf tarafından önemsenmez.
Türkiye nüfusunun %80’ninin kırsalda yaşadığı dönemlerde çeşitli bölgelerle ilgili “Oradan adam çıkmaz!”, “Falancalar çok iyidir!” türü söylemler de çoğu kez tekil kültürel karşılaşmaların bir ürünü idi. Hayatı boyunca hiç Trabzonlu, Diyarbakırlı, Mardinli, Muğlalı vb. görme şansı olmayan insanlar, köylerinden çıkabildikleri o ender zamanlarda — askerlik ya da gurbete çalışmak için gittiklerinde — karşılaştıkları iyi ya da kötü örnek üzerinden koca bir şehrin insanına “iyi” ya da “kötü” yaftası yapıştırabiliyordu. Bu yaftalama köy veya kasaba meydanında çok fazla dillendirildiğinde de toplum üzerinde olumlu ya da olumsuz izler bırakıyordu.
20. yüzyılda devletlerin ellerindeki ideolojik aygıtları ve destekledikleri kültürel adacıkları da bu “siz-biz/onlar” karşıtlığının inşasında oldukça etkili bir şekilde kullandıkları görüldü. Devletin ideolojik gücünü müsamaha ya da yok sayma üzerine kurup kurmadığı, temel belirleyici unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Burada Almanya’ya, Solingen katliamına kadar gitmeye gerek yok. Ülkemizde devletin desteklediği, hatta desteklemediği mahfillerin kültürel kırılma noktalarını ne denli etkili kullanabildiğini geçmişte çoğu kez gördük. FETÖ’nün özellikle bazı muhalif çevrelere karşı yürüttüğü gayrihukuki operasyonlar da bu ruh hâli kullanılarak meşrulaştırılmıştı.
80 öncesinde, komünizmle mücadelede sanki sola yalnızca Aleviler kaymış gibi, darbeye giden süreci hızlandırmak adına Aleviler hedefe konmuş; Sivas, Malatya olayları ile Maraş ve Çorum katliamları yaşanmıştı. Böyle süreçlerde gerilim bile isteye tırmandırılır ve kitlelerin duyguları kışkırtılarak harekete geçirilir. Dün aynı sofrada yemek yiyen insanlar, ertesi gün yüzyıllık komşularını boğazlarken hiçbir vicdan azabı çekmezler.
Nitekim 80 sonrası laik-antilaik çekişmesinde siyasi cinayetlerden istediğini bulamayan çevreler, Madımak Katliamı’nın gerçekleşmesi için zemin hazırlayarak korkunç bir katliama imza atmışlardı.
Peki, bu tür çatışmaları engellemek için neler yapılmalı?
Hafta sonu oynanan Amed-Beşiktaş maçı sonrası sosyal medyadaki kirliliği gördüğünüzde, işimizin aslında ne denli zor olduğunu anlıyoruz. Maçın içinde olan bitenlerden bağımsız olarak yaşanan onca güzel olay varken, yaşanan birkaç olumsuzluğa odaklanılması, içimize sinen ırkçılığın aslında ne derece büyük olduğunu bize gösteriyor.
İşte bu gizlenmiş damarın ortaya çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan, devletin ve hukukun önleyici gücünün nasıl kullanılacağıdır. Ancak bu konuda sicilimizin çok da iyi olmadığı ise acı bir gerçek. Unutmayalım ki daha çok yakın bir geçmişte Ankara’da Suriyelilere yönelik şiddet eylemleri bağıra bağıra gelmiş ve bir muhalefet lideri neredeyse linçe kurban gidecekti…
