Futbol bir eğlencedir fetih rüyası değil…
24 yıl aradan sora Dünya Kupası’na katıldık ama katılmamızla veda etmemiz bir oldu… İlk maçta Avustralya’ya 2-0 yenilen A Milli Takımımız, dün de on kişi kalan Paraguay’a 1-0 yenilerek turnuvaya veda etti. Amerika maçına sadece prosedür gereği olarak katılacak o kadar…
İster ulusal isterse uluslararası ölçekte olsun, sporun her dalında yapılan müsabakalarda kazanma da kaybetme de son derece doğaldır. Herkesin aynı anda kazanması mümkün olamayacağına göre, birileri kazanacak, birileri de kaybedecektir.
Türk Milli Takımı’nın, en azından ilk gruptan çıkarak belli bir noktaya kadar gitmesi elbette hepimizi mutlu ederdi. Yeni heyecanlar, yeni sevinçler yaşayamadığımız için üzgünüz ancak bu durum dünyanın sonu değil.
Ama bizim, esas itibariyle spora bakışımızda bir sorun var. Ne hikmetse sporu eğlence kültürünün bir parçası olarak değil, adeta bir ‘fetih rüyası’ gibi görüyoruz.
Çünkü bizim tarihsel köklerimizden gelen travmalarımız var, içimizde biriken öfkeleri dindirmek, yaralarımızı tamir etmek için kendimizi zaferler kazanmaya ayarlıyoruz, kaybedince de büyük hüsran yaşıyoruz.
Dünya Kupası’nın başlamasından bir hafta öncesine giderek, o günden bugüne yaşananları hatırlayalım. Bütün ülke sath-ı mailinde adeta büyük bir zafere hazırlık şenlikleri yapılıyordu.
Televizyonlarda, reklamlarda kupa şarkıları, kupa marşları söyleniyor, sokaklar, caddeler Türk bayraklarıyla süsleniyor ve sanki zaferin ayak sesleri duyuluyordu…
Cumhurbaşkanından bakanlara, belediye başkanlarından farklı siyasi grupların temsilcilerine kadar herkes hamaset dolu mesajlar yayınlıyor ve futbolculardan zafer bekliyorlardı.
Bu nasıl bir zihin yapısıdır ki Türk Milli Takımı futbolcularının kazanacakları maçtan bile, siyasi kazanç hesabı yapabiliyoruz.
Millilerin ilk maçında Türkiye çapında yaşananları hatırladığımızda, toplum olarak nasıl bir ruh hali içinde olduğumuzu eminim daha iyi anlayacağız. Bütün ülke çapında belediyeler, meydanlarda dev ekranlar kurarak maç izleme imkanları sunmuşlardı.
Mesela Milli Takım’ın Avustralya maçı, Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan tarihi Antiphellos Antik Tiyatrosu’nda izlendi. İki bin yıllık tarihi yapıya kurulan dev ekran sayesinde vatandaşlar, bu önemli karşılaşmayı denize karşı eşsiz bir atmosferde takip etti.
Aslında bütün bunlar, futbol ve eğlence kültürü bağlamında hoş görüntüler, yanlış bir görüntü değil.
Esas yanlış olan, daha maçlar başlarken kendimizi bir ‘fetih coşkusu’na kaptırarak zafere hazırlanmak. Oysa Dünya Kupası’nda maç kazanmak, bir ‘fetih rüyası’nın parçası olmadığı gibi, kaybetmek de hezimet değil…
Ama biz, Viyana kapılarına dayanmış bir milletin çocukları olduğumuz için kendimizi her an yeni zaferler kazanmaya ayarlamış bulunuyoruz.
Bu yüzden siyasetçilerimiz, kanaat önderlerimiz, camilerdeki hocalarımız her vesileyle “şanlı tarih masalları” anlatmayı kutsal bir görev olarak görmektedirler.
Şimdilerde pek söylenmiyor ama geçmiş yıllarda, kulüplerimizin Avrupa maçlarında tribünlerde şöyle bir tezahürat yükselirdi.
/Avrupa Avrupa duy sesimizi
iste bu Türklerin ayak sesleri,
Türklerle kimse basa çıkamaz/
Galiba bu tür sloganlar, bir anlamda eziklik duygusundan beslenen bir hamasetin hala genlerimizde var olduğunun en bariz göstergesi. Muhtemelen travmalarımızın sorumlusu olarak Avrupa’yı seçmiş olmalıyız ki ayak seslerimizin onlar tarafından duyulmasını istiyoruz ve bağıra bağıra “geliyoruz” diyerek, ayak seslerimizi duymalarını istiyoruz.
Haykırarak söylediğimiz bu “geliyoruz” ifadesinde, kültürel mirasımızla birlikte Avrupa medeniyetine katkı yapmak ya da yeni bir anlayış geliştirmek için değil de “gücümüzü kabul ettirmeye geliyoruz” şeklinde paranoyakça bir hiddet seziliyor sanki…
Bugün böylesine kin ve nefret kokan sloganlarımız yok belki ama hala hamasi duygulardan bir türlü kurtulamadığımız için zaman zaman futbol maçı izlemekle Viyana kapılarında olmayı birbirine karıştırıyoruz.
Bu yüzden de Milli Takım maç kaybettiğinde, kendimizi savaş meydanında bozguna uğramış gibi hissediyoruz… Umarız bir gün biz de futbolu bir şenlik olarak görmeyi başarabiliriz.
