‘Korkunun krallığı’ ya da upuzun düşmek…

Şairin korkuyu krallık olarak vasıflandırması boş yere olmasa gerek. Korku bir çokluk uçurumudur ve orada azlık ile çokluğun birbirinden farkı yoktur. Çokluk bir ölüm hastalığıdır, unutulmasın çünkü bir şey çoğaldıkça yetmez olur. Artan ömür yetmez olur, çoğalan para az gelir, bilgi üredikçe cahilliğe varır, sevgi katlandıkça nefrete yaklaşır. Yükseklik baş dönmesi getirir. Çünkü korku insanı kuran en kalifiye duygudur ve kökenlerini arayıp bulmak o denli kolay değildir. Mark Twain, Adem ile Havva’nın güncesinde insanın kadim korkularına değinirken bir türlü iyileşmeyen, silinip kaybolmayan düşme korkusundan söz eder. Hatta sürekli düşüş eğilimden dem vurur. Bir koltukta otururken birden bir tarafa kayıverir gibi olmamız, uykuda umulmadık şekilde çok diplere salınıp iniverişimiz ya da ani bir refleksle bir elimizle diğer elimizi kavrayıvermemiz örnekleri alabildiğine çoğaltılabilir. Anne karnı gibi son derece güvenli bir yerden dünya gibi hiç de tekin olmayan bir yere çıkmamızda ne derece payı vardır bu olgunun tartışmaya değer. Fakat benim peşine düştüğüm, soru sorup cevap aradığım temel şey nasıl olup da korkunun kolayca yayılabildiği, kabul görüp olağanlaştığıdır. Sadece bizi kuran şeyler yönünden değil çekip çeviren dünya ile ilişkilendiren değerler yönünden de korku daima aktiftir. Korku, dünyanın asıl vasfı mıdır ki bunca zamandır her yere hakim olan sadece odur. Krallığı bitmez tebaası eksilmez nedendir?

Ölümsüz kahramanlar hep korkuyla ilişkilidirler. Bir şey olur, insanın ve toplumun başına alt edemediği bir felaket gelir. Ölüm kapıyı beklenmedik zamanda çalar. Düşman yağmalayıp yakar. Deprem vurur geçer. İnsan şaşırır. Fiziki gücü yetmez. Aklı izah edemez olup biteni. İşte o zaman korku kahraman doğurur. Eğer korku olmasaydı kahramanlar da olamazlardı. Hikaye edilmesi, psikolojik derinlik, insani özellikler bakımından korkan kişi daha merak uyandırıcı olduğu halde, insanlar, toplumlar adeta kahraman yaratarak korkularını temizlemek isterler. Bir yerde ne kadar kahraman, kahramanlık öyküsü varsa o denli korku var demektir. Kahramana sarılmak, ona tutunmak arkaik bir dizi yaraların eşliğinde yaşamın güncelliğiyle yüzleşmekten geri durmak anlamına gelir. Kahraman yaratarak insanlar çoğalttıkları korkularını yetmez hale getirirler. Ne kadar çok korku varsa yetmez daha korku gerekir ne kadar kahraman varsa yetmez daha da arttırılıp yüceltilmesi ihtiyaç olur. Ormanda, aynı yolda yürüyen iki kişiden biri, yaşça büyük ve fiziken daha güçlüyse mesela, ortalık hafiften bir korku salıyorsa, bu korkuyu bastırmak için güçlü olan zayıfa sözlü yada fiziksel şiddete yönelebilir. Bunu belki farkında olmadığı refleksle yapar. Konuşa konuşa yürümek, içini dökmek ya da korkunun üstüne gitmek için daha ileri derecede insani hasletlerle donanmak gerekir. Konuşmak ile susmak arasındaki nitelik farkı korkuyu da açıklar. Korku susturur. Konuşma açar. Korku toprağın mezarıdır. Konuşma toprağın baharı.

Korkunun doğuştan, yaratılıştan mı kaynayıp geldiği yoksa kültür tarafından insana aktarılan bir değer mi olduğunu tespit o kadar kolay değil. Yatkınlıklar kadar ıra, maya kadar antropoloji, evrim kadar inanç pek çok bileşen kendiliğinden yanyana geliveriyor. Üstelik zamana ve zemine göre değişiyor korkular. Bazı bölgede korku olan şey başka yerde eğlenceye dönüşüyor. Bedenin hafızası ile zihnin birikimi kolkola girip korkuyu mayalıyor. Yine de mesela bebeklerin, küçük çocukların, büyüklerin korku olarak bildikleri şeyler karşısındaki fütursuzluğu ilginçtir. Ateşin yakacağını suyun boğacağını bilmez çocuk. Öyleyse çocuk büyüye büyüğe, kırıla döküle, yanarak ve boğularak mı hayatta kalmıştır? Ya da suyun boğacağı ateşin yakacağına dair korku dışı bir bilgi üretmek imkansız mıdır? Ateşten ve sudan yaratılmış korkuların sembolize edilip de sonradan çok daha büyük korku iktidarlarına malzeme yapılması düşündürücü değil mi? Kainattaki her varlık buna imgeler, mitler, düşler dahil korkudan arındırıldıklarında daha yaratıcı olamazlar mı? Eğer ‘rahmet gazabın üstünde’ ise, oluşun, bilişin ve elbette yaşayışın başka yolu bulunamaz mı? Her insan başkasının korkusunun krallığı altında köle değil kendi özgürlüğünün efendisi olamaz mı?

En mutlu anımızda bile yanımızda bir efekt gibi çalışır korku. Zamanın geçmesini istemeyiz o an fakat geçip gideceğini biliriz. Çocuğumuzun dünya güzeli yüzünde ayrılığın çatallı yolunu görürüz. Dupduru turkuaz rengiyle bizi sinesinde sallayan deniz sanki çok çok dipte homurdanır. Böğürtlenin nokta nokta hevenginde dikenin dişi parlar. Fakat yaşama bağlıyızdır yine de. Bizi teskin edecek güvende olduğumuzu fısıldayacak bir sese ihtiyaç duyarız. Hele korkuların sadece hayatta kalmaya sıkıştırıldığı bir dünya da ‘korkunun krallığı’ daha geniş bir alanda hüküm sürer. Cengiz Han, eğer doğruysa, uçsuz bozkırda saklanacak yer olmadığı için korkularını yok ettiğini söylemiş. Dünyanın atmosferde yukarıdan aşağıya, sağdan sola upuzun bir bitimsiz boşluk olduğunu hatırda tutarsak korku var olabilir mi gerçekten? Önce korkuyu alt etmekle başlamaz mı insan olmak?

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.