Mutlak güç ya da toplumların totaliter cehennemi
Totaliter ve totalitarizm kavramlarının, özellikle 20. Yüzyılda toplumları kontrol edip değiştirmeyi hedeflen liderleri, ideolojileri ve devlet yapılanmalarını tanımlamak için kullanıldığını biliyoruz.
İlk olarak 1920’li yıllarda İtalyan düşünür Giovanni Gentile tarafından ideal bir faşist devleti tanımlamak için kullanılmıştır.
Daha çok faşist ve sosyalist diktatörlüklerin ortak özelliklerini ifade etmek için kullanılan bu kavram, Hitler Almanya’sı ve Stalin Rusya’sındaki rejimlerin despotik karakterleri dolayısıyla totalitarizm, bütün dünyada kötücül bir anlam kazanmıştır.
Kuşkusuz totalitarizm, farklı düşünürler tarafından değişik anlamlarda da kullanılmıştır ama esas itibariyle kavramın anlam boyutu, daha çok politik kültür ve ideolojik tercihler üzerinden şekillenmiştir.
Mücella Sakman “İdeolojik Hegemonya İçerisinde Örgütlenen Siyasal Bir Sistem olarak totalitarizm” adlı makalesinde, Benjamin R. Barber’in, totalitarizm tanımlarını üçlü bir sınıflama yaparak incelediğini belirtiyor: “Birinci grupta, Sigmund Neumann, Franz Neumann gibi totalitarizmi bir diktatörlük olarak tanımlayanlar yer alır. İkinci grupta Harry Eckstein ve David E. Apter gibi totaliter devletler ya da totaliter yönetimlerden değil, totaliter toplumlardan bahsedenler bulunmaktadır. Üçüncü grupta ise, Friedrich A. Hayek’te olduğu gibi totalitarizm anlayışının ekonomi üzerine odaklandığını düşünenler vardır.” (Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi/2015)
Totalitarizm konusundaki geleneksel yaklaşımların en önemli temsilcisi ise Karl. R. Popper’dır. Popper, zikredilen düşünürlerin totalitarizme ilişkin görüşlerine karşıt bir tez geliştirerek, totalitarizmin tüm Batı tarihi boyunca var olduğunu söyler.
Siyaset bilimci Jean Baudouin, Karl Popper’in totalitarizm analizini “tarihselcilik” ve “ütopyacılık” kavramları üzerinden değerlendirir. Baudouin’e göre Popper, totaliter düşüncenin temellerini antik Yunan filozofu Platon’un düşüncelerine dayandırır ve bu sistemleri dogmatizm ve kapatılmış bireysel özgürlükler olarak eleştirir.
Gerçi Antik felsefe uzmanlarının önemli bir bölümü Popper’ın, yirminci yüzyıl faşizminin ve Stalinizmin dehşetini M.Ö. dördüncü yüzyıl bağlamına yansıtarak derin bir anakronizm yaptığını söylemektedir. Mesela Julia Annas ve M.F. Burnyeat gibi akademisyenler, Platon’un motivasyonlarının, daha modern bir iktidar arzusu veya Popper’ın ona atfettiği ırkçı ideolojilerden ziyade, İyi Form’a yönelik metafizik bir arayışa dayandığını belirtmişlerdir. Bir not düşmek gerekirse, Platon İyi Form kavramını varlığın, ahlakın ve bilginin en yüce kaynağı olan mutlak ideayı ifade etmek için kullanmıştır.
Totalitarizmin kavramsal kökleri konusunda çok daha derinlikli tartışmalar var elbette. Ancak biz içinde yaşadığımız 21. Yüzyılın penceresinden bakarak, İkinci dünya Savaşı sonrası yoğun bir kullanım alanı bulan totalitarizmin, daha çok Hitler dönemi Almanya’sı, Mussolini dönemi İtalya’sı ve Stalin dönemi Rusya’sında uygulanan siyasal rejimlerin ortak adı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Hasılı gerek bir ideolojiye dayalı gerekse dinsel kaynaklı olsun bütün totaliter yönetimler insanların mutluluğunu ve özgürlüğünü çalmakla işe başlarlar.
İşte tam da bu yüzden unutmamak gerekiyor ki son yıllarda popülist liderlerle birlikte dünyanın farklı coğrafyalarında güç kazanan otoriter yönetimlerinin sonu, insani olan her şeyi zehirleyen totalitarizm cehennemidir…
“Bugün dünya savaşlarından, totaliter yönetim biçimlerinden ve bu yönetim biçimlerinin yarattığı ölüm kamplarından sonra, güçle adaletin birlikteliklerine nasıl inanabiliriz” diye soran Alain Touraine, totaliter zihniyetin yarattığı dünyayı şöyle tanımlıyor: “Otoriter erkler çıkarları, düşünceleri ve inanışları birbirinden farklı olan birey ve öbeklere mutlak bir denetim biçimi dayatmak için toplumu kültürel anlamda birleştirmeyi, bütünleştirmeyi istediler. Bu erkler, us olsun, ulus olsun, ırk olsun ya da din olsun, kültürel anlamda birleştirici bir ilkeyle özdeşleştikçe yönettikleri toplumu da totaliter bir cehenneme doğru sürüklerler.” (birlikte yaşayabilecek miyiz?, s.203, Yapı Kredi Yay.)
Maalesef haklar ve özgürlükler koşunda önemli mesafelerin alındığı, evrensel hukuk normlarının zenginleştiği bir dünyada, yani 21. Yüzyılda hala totalitarizmi tartışıyor olmak, demokrasi adına büyük bir talihsizlik. Ama ne yapalım ki günümüzün popülist liderleri, hukuku ve özgürlükleri askıya almaktan çekinmedikleri için, hepimizin içine Hitler, Mussolini ve Stalin korkusu salıyorlar.
