İktidarın dış politikasına güdüsel tepki
Ortadoğu’da cereyan eden her olayı iktidarın zaafı, eksikliği hatası gibi görmek şeklinde sürekli kullanılan siyasi bir anlatı var. Bunun tutarlı olması gerekmiyor, Ortadoğu’da ne cereyan ederse etsin bunun hükümetin ve Erdoğan’ın bir hatası olduğunu kendilerine ve kamuoyuna ikna etmeye çalışan muhalif bir kitle var. Her seferinde kendisini tekrar eden güdüsel bir tepki.
İran olayında da bu anlatı yine ‘‘acımasızca’’ harekete geçti. Türkiye’nin ABD ve İsrail’in saldırısı karşısında bu iki ülkeye net tavır takınması gerektiği, Trump’a mümkünse ‘’fırça’’ atması gerektiği ve bunun haricindeki her tavrın bir mağlubiyet, zaafiyet ve yenilgi olacağını ciddi ciddi iddia ettiler. Şimdi adını bile unuttuk ama Venezuela’da Maduro olayına gösterilen güdüsel tepkinin aynısı.
Batı’nın ve Ortadoğu’daki tüm ülkelerin bölgedeki gelişmelere kendi müktesabatı kadar müdahil olduğu gerçeği bir yana, Türkiye buralara hiç karışmasın çizgisinden, Türkiye Batı’ya rest çeksin çizgisine kadar, birbiriyle çelişen eleştiriler de kendisini tekrarladı. İktidarı eleştiren kitle bölgenin koşullarını, jeopolik, ekonomik, etnik, tarihi ve siyasi hassasiyetlerini tartıp ölçüp biçmek gibi bir sorumluluk hissetmiyor. Temel strateji; hükümet ne yapıyorsa yapsın yanlıştır ve yaptığını yapmaması gerekir ilkesine dayanıyor. Ve kimse bunu sorgulamıyor.
İran savaşında artık cılkı çıkmış olan S 400 tartışmaları yeniden, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi, milim değişim olmadan, doğruluğu ispatlanmamış spekülasyonlar eşliğinde yeniden gündeme boca edildi. Hızını alamayanlar Türkiye’nin savunma konseptinin olmadığı hatta çöktüğü yönündeki tezviratlarını hiçbir yenilik katmadan bir kez daha tekrarladı. İktidarın bir icraatını eleştirirken, tüm kazanımları görmezden gelme, yok sayma hastalığı. Temel ilke yok sayma olduğu için, en ufak bir takdir bütün muhalefet konseptini çökertebilir tedirginliği yine kendisini gösterdi.
İran konusunda bir de Sünni Şii karşıtlığı meselesi var ki bu artık evlere şenlik bir teolojik tartışma. Konu İslam olduğunda mutlaka, Muaviye, Yezit, Emevi, Abbasi anlatıları her zaman tekrar edilir. Söz konusu kavramlar elbette bu kez de yine yeniden ve bol keseden sosyal medyaya döküldü. Hasılı hiçbir teolojik katkısı olmayan polemikler ve karşılıklı suçlamalar tekrar tekrar yazıldı çizildi. Binlerce yıllık mezhep farklılıkları sanki hadiseler dün cereyan edilmiş gibi yeniden argüman olarak sunuldu.
Türkiye gündemi tüm bu polemiklerin arasında, gerçekte ne olduğu, gelecekte ne olabileceği, konularla meşgul olmak yerine, işe yaramayan polemikleri tekrar ederek tatmin oldu.
Elbette Türkiye en doğrusunu yapıyor ve savaşa taraf olmadan, daha da yayılmasını engellemek için gayret sarf ediyor. İran’ın düştüğü durumdan söylem ve eylem bazında fayda elde etmeye kalkışarak, İranlıların daha da mağdur olması gibi gayri ahlaki bir yönteme de baş vurmuyor. Türkiye ve bir NATO ülkesi ve dışardan gelecek bir füze saldırısında NATO imkanlarından istifade etmesinden daha normal bir şey olamaz.
Muhalif kamuoyu yeniden eski ezberlerini tekrar ederek, Türkiye’ye yeni bir dış politik açılım getirecek istek ve yeterlilikten çok uzak olduğunu bir kez daha gösterdi.
Hükümetin icraatları ve hamleleri ile Türkiye’nin ve bölgenin gerçekleri yokmuş gibi oluşturulan afaki söylem yine hiçbir şeyi değiştirmedi ve değiştiremeyecek. Türkiye’nin bölgede attığı her adım hayati önem taşıyor. Bu süreci gerçekçi olarak kavrayıp, alternatifler üretmek yerine, eski Türkiye’den kalma tezvirat, polemik ve hamasetle Türkiye’nin geleceği hakkında söz sahibi olabilmek mümkün değil. Muhaliflerin çok geç olmadan gerçeklerle yüzleşmek, reel politikalar üretmesi gerekiyor ve bunu da onlara kimse söylemiyor.
