Aslında tasavvuf nedir ne değildir?

Bugün İslâm dünyasında yaşanan sorunlar karşısında, “İslâm’ı ve Müslümanları kurtarmak” amacıyla iyi niyetli oluşumlar ortaya çıkıyor veya tarikat, mezhep gibi eski yapılar, yeni sorunlar karşısında dönüşüm yaşıyor. Ancak bunlar genellikle, modern çağı anlayarak, kavrayarak çözüm üretmek yerine, modern çağı reddederek sorunları aşmaya odaklandıkları için sürekli başarısız oluyor ve giderek yozlaşıyorlar. Bu yozlaşma el-Kaide, DAİŞ benzeri Selefî çizgili mezhebî hareketlerde şiddete evrilirken, tasavvufî yapılar daha karmaşık savrulmalar yaşıyor.

***

Görülen o ki, bu son dinî yapıların bir kısmı, başarısızlıklarını perdelemek ve bağlılarının zihninde varlıklarının hâlâ anlamını koruduğu kanaatini yaşatmak için iki farklı çare geliştiriyorlar:

1. İstenen başarıyı getirecek kutsal kurtarıcı miti oluşturuyorlar. Cemaat bağlılarını, ya liderlerinin bu aşkın kurtarıcı ile irtibatlı olduğuna ya da liderin bizzat kendisinin kutsal kurtarıcı olduğuna inandırıyorlar. Bu kurtarıcının, Peygamber ya da Allah ile iletişim kurduğu, söylediklerinin onun kendi sözü değil, Peygamber’in veya Allah’ın sözü, talimatı olduğu inancını topluluk içinde yayıyorlar. Mehdi, mesih, müceddid, kutup, gavs gibi –aslı yabancı kaynaklı olan- inançlar kültümüzde zaten bulunduğu için, insanları buna inandırmak da gayet kolay oluyor.

2. Bazı cemaat kadroları, mensuplarının gözünde varlıklarını “işe yarar” göstermek için “kendilerine” para kazandırmak, devlet kadrolarını ele geçirmek, devlet işlerine karışmak gibi -tasavvufta yeri olmayan- işlere girişiyorlar. Bu süreçte giderek dünyevileşiyor, menfaat örgütüne dönüşüyorlar. Böyle olunca da bu tür yapılar kendi aralarında çatışmaya başlıyorlar.

Bunun ilginç örneği, FETÖ ile Nur Cemaati’nin diğer grupları arasındaki mücadeledir. Oysa F. Gülen’in kullandığı mehdi, mesih, müceddid, Cehcâh, Kahtânî, Dehhâk, Celcelûtiyye, cevşen-i kebîr gibi sözde dinî motiflerin hepsi, Said-i Nursî’nin de kullandığı, bütün cemaat kollarının benimsediği ortak kabullerdir. F. Gülen, konuştuklarının, yazdıklarının kendisinden olmayıp, nebevî-ilâhî kaynaktan kendisine “bildirilen, ilham edilen” hakikatler olduğunu söylüyor. Aynı iddia, Said-i Nursî ve yakın çevresinin oluşturduğu “Risâle-i Nûr” külliyatında da bol miktarda bulunmakta ve oradan gelmektedir.

***

İslâm’ın ana kaynaklarında ‘cemaat’, “toplumsal birlik” anlamına gelir; karşıtı ‘tefrika’dır. Tasavvufta bu birlik, vahdet kavramıyla daha da ilerilere taşınır. Buna rağmen günümüzdeki bir kısım cemaatlerin -tasavvufî hareket olma iddiası taşıdıkları halde- sergiledikleri tefrikacı tutum ne İslâm’ın aslî kaynaklarıyla ne de gerçek tasavvufla bağdaşmaktadır.

Özünde tasavvuf bir zühd ve takva çabası, edep ve terbiye yoludur. İslâmî-tasavvufî literatürde kesrü’ş-şehveteyn (nefis, mal ve makam tutkularını dizginleme), tezkiyetü’n-nefs (ruh arınması) gibi kavramlarla ifade edilen bu benlik terbiyesi, tasavvuf ve ahlâk kültürümüzde “cihad-ı ekber” (en büyük savaş) denilecek kadar önemli görülmüştür.

Batılı ve Doğulu birçok düşünüre göre bugün dünyamızın yaşadığı küresel acıların, bunalımların asıl sebebi, pozitivist, maddeperest ve hazcı hayat felsefesinin ürettiği ahlâk çöküşüdür. Şu halde dünyanın, tasavvuftaki ‘bencil eğilimlerini aşmış insan’ modeline ihtiyacı var. Fakat tasavvufu şimdiki kirlenmişlikten kurtarmamız gerekiyor. İslâm’ın “mekârim-i ahlâk”ını, evrensel rahmetini asırlarca insanlığa sunmuş olan asıl tasavvufumuzu tekrar canlandırabiliriz. Bunun için zihnimizde mehdiler, mesihler, müceddidler üretmemiz gerekmez; çünkü bu, sorumluluktan kaçmaktır. İşi böyle hayalî kurtarıcılara havale ederek kendimiz dünya şöhreti, serveti ve devleti peşinde koşmamız tasavvufa da İslâmiyet’e de insaniyete de aykırıdır.

YORUMLAR (10)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
10 Yorum