Portatif radyoda 'Fingirdek Jale', plak çalarda 'Develi Pikap' günleri

Geçen hafta ‘69 yılının bendeki Ocak ayından bahsederken Fenerbahçe’ye iki satır olsa bile yer vermeyişimi düşününce, mahalleden çocukluk arkadaşlarımın mıdıklarını eğdiklerini görür gibi oldum. Tamam, onlarla her gün Suâdiye Ortaokulu’nun teneffüslerinde veya Taç Spor’un sahasında Fenerbahçe’yi konuşurduk da, müthiş kadroya rağmen ‘68-’69 sezonuna pek iyi başlamadığımız da acı bir hakikatti. Ocak ayına gelene kadar beş beraberliğimiz, dört mağlubiyetimiz ve üç galibiyetimiz vardı. Fenerbahçe galiba ‘69’un Ocak ayında sezon başına göre biraz toparlanmış gibiydi. İzmirspor’u Ercan’ın golüyle 1-0, Bursaspor’u Nunweiller’in ve Fuat’ın golleriyle 2-1, Altınordu’yu da Salim’in golüyle 1-0 yenmişti. Benim kuşağımdakilerin dilinden Rumen futbolcu Ion Nunweiller hiç düşmedi de, ‘68-’69 sezonunda rakip fileleri en fazla havalandıran Salim Görür maalesef kısa sürede unutuldu. Oysa, onu sezonun başında 650 bin lira gibi dudak uçurtan bir parayla Gençlerbirliği’nden transfer etmiştik.

Şubatta yeniden başa dönmüştük. 16 Şubat’ta oynadığımız Eskişehirspor maçından gol sesi gelmemişti, Salim Görür veya Abdullah Çevrim ne yapar ne eder, filelerden örümcek ağlarını temizler diye tahmin ediyordum, ancak olmamıştı. 23 Şubat’ta oynadığımız Gençlerbirliği maçınıysa ıkına sıkına Can Bartu’nun golüyle 1-0 kazanmıştık. Maçları radyodan Halit Kıvanç’ın sesinden dinlemek güzeldi de, bizim Fenerbahçe keyifsizdi.

Şubatın ilk günü Cumartesi, okullar öğlene kadardı, bizim iki gün sürecek sinema keyfimizin de başlangıcıydı. Annem diğerlerinden önce Feza Sineması’nda Türkan Şoray’ın ve Cüneyt Arkın’ın “Artık Sevmeyeceğim” filmini görmek istiyordu. Feza ve Efes sinemaları Altıyol’daydı. Kadıköyü’ne inmeye bayılıyordum, çünkü Baylan’da mutlaka kup griye yiyor, karşısındaki Ali Muhiddin Hacı Bekir’den ise bir kavanoz çevirme tatlısı alıp Suâdiye’ye öyle dönüyorduk. Baylan’a girmeden önceyse genellikle Bahariye Caddesi üstündeki Çömce Kebap’ta karınlarımızı doyururduk, inanın Gaziantepli Ahmet Muhtar Durucu’nun Kadıköyü Halk Eğitim’in ve Kadıköyü Adliyesi’nin karşı sırasındaki 78/A’ya ‘65 yılında açtığı dükkânında yediğim kebapların tadı hâlâ damağımdadır.

O gün Kadıköyü’ne sinemaya inmek için Arif Damar’ın Yeryüzü Kitabevi’nin önündeki duraktan 4A’ya bindiğimizi anımsıyorum. Belediyenin yeni Leyland otobüsleri pek güzeldi. Oturur oturmaz, sabah kapıya bırakılan gazetelerin arasından çekip yanıma aldığım Milliyet’i açmış, dördüncü sayfada tefrika edilen Derek Marlowe’un “Casusun Oyunu” isimli romanının yirmi birinci bölümünü şıppadak okumuştum. Yarım saat kadar sonra Altıyol’daydık, Feza’dan biletlerimizi alıp koştur koştur Çömce’ye gitmiştik. Sinema çıkışındaysa Çarşı’dan siyah beyaz kedimiz Timur’a kuzu ciğeri alıp, Baylan’a girecektik.

Sinema İstanbul halkının en ucuz eğlencesiydi, ‘69 yılının Şubat ayında Taksim’deki Maksim Gazinosu, Şişli’deki Paşam Taverna, Dolmabahçe’deki Lalezar Gazinosu ve Nişantaşı’ndaki Ruje Nuar gibi eğlence mekânları pek revaçtaydı ama fiks menüleri bile orta tabakayı zorlardı. Maksim’de doksan liraya Zeki Müren, Gönül Akkor, Selma Güneri, Huri Sapan, Esin Gülsoy, Serpil Örümcer, Ruhan Deniz, İlhan Feyman ve Ateş Böcekleri dinleniyordu. Lalezar’da Gönül Yazar, Durul Gencer, Mehmet Taneri, Nurhan Damcıoğlu ve İsmet Sıral vardı, fiks menüsü de Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri doksan dokuz liraydı. En ucuzu gününe göre elli beş lira veya altmış beş lira olan Ruje Nuar’dı ama Ruje Nuar’ın aileye uygun eğlence mekânı olduğu pek söylenemezdi. Şişli’deki Paşam Taverna ise altmış liraya Nurhan Damcıoğlu’nu, Nermin Candan’ı, Yorgo Vapuridis’i ve Yavuz Özışık’ı sahneye çıkarıyordu. İsterseniz, Maksim’in, Lalezar’ın, Ruje Nuar’ın ve Paşam’ın fiks menüleri için istedikleri parayı ‘69’un et fiyatlarıyla karşılaştıralım. Küçükbaş kırmızı et kasaplarda ortalama on dört liraya, büyükbaş kırmızı et ise on üç liraya satılıyordu. Tavuk eti isterseniz de, kilosunu on iki liraya almanız mümkündü. Yani, Lalezar’a vereceğiniz parayla buzdolabınıza yedi kilodan fazla küçükbaş kırmızı et atabiliyordunuz.

Kadıköyü’ne iki gün sonra inmiş olsaydık Doğan Kardeş dergisinin 119’uncu sayısı çıkmış olacaktı. Doğan Kardeş’i yıllardır düzenli alıyordum, ön ve arka kapaktan renkli girilen “Zero X” isimli çizgi romanın “Satürn’ün Sırrı” serüveni hakikaten nefes kesiciydi. “Cici Can ile Kırk Haydut”, “Kaptan ve Çocukları Edi ile Büdü”, “Tarzan”, Sedat Alkan’ın çizgisiyle Necdet Rüştü Efe’nin “Nasrettin Hoca”sı hoş olmasına rağmen nedense artık eski Doğan Kardeş dergilerinin doyuruculuğunu bulamıyordum. Ancak, Doğan Kardeş’in “Okuyucu Köşesi”ne elli yedi yıl sonra baktığımda, ilginç isimlere rastladığımı belirtmeliyim. Örneğin, 20 Ocak 1969 günlü 117’nci sayıda dokuz yaşındaki İştar Gözaydın’ın yaşıtlarıyla mektuplaşmak istediğine ilişkin mesajı var. ‘69’da “Bahariye Caddesi, Şâir Lâtifi Sokak, Tanrıverdi Apartmanı” adresinde oturan bu kız günümüzün meşhûr hukuk hocalarından Prof. Dr. İştar Gözaydın olabilir mi? Yine aynı sayının aynı sayfasında Göztepe’de “Yeşil Çeşme Sokak, Birlik Apartmanı, No. 10/10” adresinde oturan Barika Göncü’nün “Bayram Haftası” başlıklı küçük bir hikâyesini göreceksiniz. Bu Barika Göncü, hiç kuşkum yok, günümüzün Prof. Dr. Barika Göncü’sü, kendisini ‘80’li yılların başlarında Kalamış’taki Köhne’den hayal meyal anımsıyorum, Gürsel Göncü’nün ablasıydı.

2 Şubat günlü Milliyet gazetesi, Yozgat’ta yaşamında ilk defa arkadaşlarının ısrârıyla içen Süleyman Sağlam’ın rakıdan öldüğünü haber yapmıştı. Bunu da Altan Erbulak’ın “Taş Arabası” köşesini ararken, Süleyman Sağlam’ın ölüm haberinin gözüme çarpmasından anımsıyorum. 3 Şubat’taki ilanlarda Garanti Bankası’nın İstanbul’da Feriköy ve Fındıkzade şubelerini açtığı duyurulmuştu. 6 Şubat’ta Şan Sineması’nda Halk Oyuncuları’nın “Devr-i Süleyman”ı sahneledi. 9 Şubat’ta Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi ve genel başkanlığına Alparslan Türkeş getirildi. 12 Şubat’ta Yeşilçam’ın siyah beyaz komedi filmlerinde “Bedia!” diye öten Horoz Nuri’si Vahi Öz’ü elli sekiz yaşında prostat kanserinden kaybettik. 15 Şubat’ta Türkiye Öğretmenler Sendikası tarafından düzenlenen “Büyük Eğitim Yürüyüşü” yapıldı. 16 Şubat ülkemiz için “Kanlı Pazar” oldu. Taksim Meydanı’nda tekbir getirerek “Komünistlere Ölüm!” sloganı atanlar, Amerika’nın 6’ncı filosunu protesto etmek için Taksim’e yürüyen gençlere saldırarak Ali Turgut Aytaç’ı ve Duran Erdoğan’ı bıçaklayıp öldürdüler. Yüzden fazla genç de yaralanmıştı. 17 Şubat günlü Hürriyet bu saldırıyı tam sayfa “Kanlı Pazar” olarak duyurunca, tarihe gazetenin dediği gibi geçti.

12 Şubat 1969 günü Ajda Pekkan yirmi üçüne girdi. Gazetecileri kayıt yaptığı stüdyoya davet edip, doğum günü pastasındaki mumları üflemişti. Aslında ‘69 Ajda Pekkan için tuhaf bir yıl olacaktı, ‘68’de yıldızı parlayan Ankaralı Tayfun’u ayartmış, Elmadağ’daki Viski A Gogo’da sevgilisini isminin altına yazdırmıştı. Bu Tayfun, piyano öğretmeni Nimet ile bariton Nevzat’ın ‘45 doğumlu oğulları Tayfun Karatekin’dir. ‘82’de mide kanserinden otuz yedi yaşındayken kaybettiğimiz Tayfun, yazın Atina’daki Apollonia Müzik Festivali’ne Ajda’nın kontenjanından “So I Could Die” ile katılıp sıfır çekip elenecek ve bir de üstüne İngiliz June olayı eklenince Ajda’nın aşk defterinden silinecektir. Yarışmaya “Perhaps One Day” şarkısıyla katılan Ajda’nın yirmi iki saniyelik alkışla dördüncülüğe ismini yazdırdığı akıllardadır. Onun üstüne, sırasıyla, Saroi Yuki’nin, Jaime Morey’in ve Maria Mitseva’nın oturduklarını anımsayanlar olacaktır. Oğlan, Ajda’nın dünyasından çıkarılınca, onun yerini almak için Fred Bongusto ile Teris Hrisos isimlerinin gündeme geldiği aklımda. Ajda’nın sadece aşkları ‘69 boyunca hepimizi meşgul etmemişti, kendisi de her yerde karşımızdaydı, ‘69’un Şubat ayında ismini Viski A Gogo’ya ve Taşlık Çark Gazinosu’na neon ışığıyla yazdırmıştı. Unutmayın, Viski A Gogo’da konsomasyon 25 liraydı, ama Cumartesileri Ajda’yı 10 liraya da dinleyebiliyordunuz.

Efendim, 13 Şubat’ta Mecidiyeköyü’nde Profilo’nun tam karşısına Özlem Sineması açıldı, bugün bu sinemayı bilen kaç kişi kaldı, merâk ediyorum. Aksaray semtinde Namık Kemal Caddesi üzerindeki Saydam Pasajı’nda da Kısmet Sineması’nın açılacağının ilanı 20 Şubat 1969 günlü Milliyet’te yayınlanmıştı. Sinema demişken, hadi beyaz perdeden yürüyelim, ‘69’da Yeşilçam’ın büyük aktörlerinin hangi sigarayı içtiklerini öğrenmek isteyen varsa, onlara 22 Şubat 1969 günlü Ses dergisinden aktarayım. Kartal Tibet, Fikret Hakan ve Ekrem Bora Yeni Harman, Tugay Toksöz, Tanju Korel, Süleyman Turan ve Erol Taş Bafra, İzzet Günay Samsun, Ediz Hun da Yenice tiryâkisiymişler. Sigara sağlığa zararlıdır, bırakmak isteyen ciklet çiğnesin derim, “Kent”, “Melek”, “Golden”, “Meltem”, “Dudak”, “Zambo” veya “Mabel”, artık hangisini alırsanız alın, sigaraya nazaran zararsız olduğu muhakkaktır.

Televizyon henüz yaşamlarımıza girmedi ya, mini el radyolarımız her şeyimizdi. Maçları, “Arkası Yarın”ı ve “Radyo Tiyatrosu”nu kaçırmamak için yanımızda el radyolarımızı taşırdık. Philips’in dört adet kalem pille çalışan mini el radyosu 275 liraya satıştaydı. Ondan biraz daha büyük radyo arıyorsan da, Siera’nın 645 liraya satılan portatif “Fingirdek Jale” modeli harika bir tercih olurdu. Bir de salonlarına möbleli müzik dolabı alamayanların pikapları vardı, o günlerde Marionnette’nin piyasada “Develi Pikap” olarak bilinen sunî deri kaplamalı modelinin pek revaçta olduğunu anımsıyorum.

‘69’da şimdiki gibi marka manyaklığı yoktu, Altınyıldız’ın mohairdeki “Spring” veya Akfil’in polyesterdeki “Alpaka” cinslerinden şık bir takım elbise yaptırabiliyorsan, zâten beyaz perdelik havan olurdu. Şapkanın modası geçtiğinden de kadınlara artık Türkan Şoray veya Hülya Koçyiğit tarzı bir Vakko eşarp takmak şarttı. Giysilerimizi biz Yeni Karamürsel Mağazası’ndan taksitle almak için Nuri Güven’in Kadıköyü’nde “Söğütlüçeşme Caddesi, Kadıköy Palas, No. 7” veya Sultanhamam’daki “İkinci Vakıf Han, No. 31, Kat 4” adreslerindeki mağazalarına giderdik. Benim ayak numaram buçuklu olduğundan ayağıma uygun fabrikasyon kundurayı orada bulmak mümkün değildi, şâyet Şaşkınbakkal ışıklarının az ilerisindeki Demirel’de de yoksa, özel kalıpla yaptırıyorduk. Buçuklu ayak numarasının sıkıntısını yaşamım boyunca hep çektim. Solun dangalak kesiminin Süleyman Demirel’i özel kalıpla yapılmış kundura giydiği için yerden yere vurduğu yıllardan bahsediyoruz, aklımda yanlış kalmadıysa rahmetli 44,5 numara giyer, ayağına uygun bir kundurayı da hiçbir mağazada bulamazdı. Yahu, adam özel kalıpla yaptırmayıp da, kundurasız mı dolaşsaydı?

‘69’un Ocak ayı kadar olmasa da Şubat’ta yine her yerde kar vardı. Ajda dedik, kar dedik, en iyisi mi bir Ajda unutulmazıyla hep birlikte ‘69’un Mart ayına adım atalım. ”Karda zordur yürümek / Anladım gelmeyecek / Dünya oldu bana dar / Neden yağdın söyle kar / Dünya oldu bana dar / Bak ne yaptın bana kar”. Radyonuz “Fingirdek Jale”, şarkınız ise “Her Yerde Kar Var” olsun, haydi hoşça kalın...

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.