Devleti, “Olmayanı vermeye” zorlamak…
Devletin gereğinden fazla memur alarak kamu personeli kadrolarını şişirmesi; artık Türk kamu istihdam sisteminde reddedilemez bir gerçek.
Gereğinden çok istihdamın yaygınlık kazandığı hizmet alanlarında, geniş personel mevcuduna ulaşan meslek kesimleri, zaman içinde ciddi ve etkili birer baskı grubuna dönüşüyor.
Kimse çalışma şartlarından ve aldığı maaştan memnun olmuyor.
Özellikle kamudaki geniş hizmet kesimlerini temsil eden örgütlü meslek grupları hem iktidarı, hem muhalefeti sürekli kuşatma ve baskı altında tutuyorlar. Devlet bütçesinden ve kamu kaynaklarından çalışma şartları ve özlük haklarına dair; para, maaş, nema, zam, ek gösterge, tazminat, yıpranma payı, emeklilik hakkı vb altında dile getirdikleri talepler kamuoyunda ve sosyal medyada giderek büyüyen bir beklenti ve baskı atmosferi oluşturuyor.
Böylelikle, durup dururken bir “hoşnutsuzlar kitlesi” ortaya çıkıyor.
Sonuçta, atamalarını gerçekleştirerek kamu personeli kadrolarını şişirdiğiniz bu kitlenin memnuniyetsizliği size silah olarak dönüyor.
İktidarın bu kitlenin talep ve serzenişlerine kulak tıkaması politik olarak mümkün değil.
Peki böyle bir durumda, özellikle muhalefetteki siyasi partiler ne yapacaklar?:
Tabii ki maddi taleplerde bulunan ne kadar kesim varsa bunların savunuculuğunu ve temsilciliğini üstlenecekler.
Hatta bu arada sürekli çıtayı yükseltecek, “İktidar ne veriyorsa, ben daha fazlasını vereceğim” diyecekler. Belli kesimlere şirin görünmek; iktidari zorlamak ve köşeye sıkıştırmak için, sürekli kaynağı belli olmayan ölçüsüz talepleri politika gündemine taşıyacaklar.
Özellikle her ile bir üniversite açılması sonucu, her yıl verilen yüzbinlerce üniversite mezunununun “beyaz yakalı işsizler kervanına katılması,” muhalefet partilerine, bu kitlenin devlet memuriyeti kadrolarında istihdam edilmesi konusunda iktidarı köşeye sıkıştırma fırsatı veren temel faktör.
“Madem atamayacaktın, niye okuttun?” tezi ve muhalefet partilerince buna dayalı başlatılan siyasi muhalefet kampanyaları; iktidar sorumlularının ülkenin ekonomik ve mali gerçekleriyle bağdaşmayan ve hizmet ihtiyaçlarının gerektirmediği toplu personel alımları yapma yoluna gitmesinin temel nedenlerinden..
Oysa üniversite eğitiminin tek ve kaçınılmaz hedefi, devlet memuriyeti değildir. Üniversiteler; üretim, girişimcilik, özel sektör, teknoloji geliştirme ve bilimsel yetkinlik alanlarında insan yetiştirmesi gereken kurumlardır. Ancak yıllar içinde oluşan sosyal algı, diplomayı büyük ölçüde “kamuda iş garantisi” beklentisine dönüştürmüştür.
İktidar partisi de oy kaybetmemek ve desteğini aldığı kitlelerin memnuniyetini eksiltmemek için; gerektiğinde bulunmayan kaynaktan da olsa, sürekli daha fazlasını vermeye mecbur olduğunu çok iyi biliyor.
Kendisine karşı başlatılan siyasi manevranın altında kalmamak ve oy kaybetmemek için, mecburen gelen taleplere olumlu bakıyor.
Bunun sonucunda siyaset, uzun vadeli kalkınma hedeflerinden uzaklaşıp günü kurtarma refleksiyle hareket etmeye başlıyor. Kaynağı üretmek yerine dağıtım tartışmaları öne çıkıyor; ekonomik gerçeklerle siyasi beklentiler arasındaki makas giderek açılıyor.
İktidarıyla, muhalefetiyle veya meslek kesimleriyle, kimse;
-“Ülkenin daha iyi seviyeye gelebilmesi için, bize ne gibi fedakârlıklar veya hangi görev ve sorumluluklar düşer?”diye sormuyor.
-Üretimi nasıl arttırabiliriz, kaynakların daha verimli kullanılmasını nasıl sağlayabiliriz diye araştırmıyor.
-“İsrafı, yolsuzluğu nasıl önleyebiliriz” diye merak etmiyor.
Herkes bir şeyler istiyor:
-Ellerinde olmayanlar, olanların sahip oldukları seviyeye gelmek istiyor.
-Olanlar, sahip olduklarıyla yetinmiyor; sürekli daha fazlasını istiyor.
Toplumun geniş kesimlerinde “üreterek büyüme” anlayışının yerini, “devletten pay kapma” anlayışının almaya başlaması; en tehlikeli kırılmalardan biridir. Çünkü sürdürülebilir refah; paylaşılacak kaynağın çoğaltılmasıyla mümkündür, mevcut olmayan kaynağın dağıtılmasıyla değil.
Peki, bütün bunlar nereden sağlanacak? Olmayan şey nasıl dağıtılacak?
Türkiye, Norveç gibi 1.5 trilyon Dolarlık bir varlık fonuna sahip değil ki; tüm bu istekleri bolca karşılayabilsin.
Hatta kasasında, fazladan veya hazır herhangi bir kaynak yok.
Olmayınca ne yapacak?:
-Ya vergileri arttıracak
-Ya para basacak
-Ya da faizle borç para alacak
Kamu personel harcamalarının, dünyadaki normal standartların çok üzerine çıkarak bütçenin %30’una dayanmasının başlıca nedenlerinden birisi bu….
Bir türlü durdurulamayan enflasyonun ana nedeni de bunlar değil mi?
Üretim artmadan maaşların sürekli yükseltilmesi, verimlilik artmadan kamu harcamalarının genişlemesi ve ekonomik gerçeklikten kopuk sosyal beklentilerin siyasetin ana belirleyicisi haline gelmesi; enflasyonu besleyen en önemli yapısal sorunlardan biridir. Çünkü piyasada karşılığı olmayan her harcama, er ya da geç toplumun tamamına hayat pahalılığı olarak geri dönecektir.
İktidarıyla, muhalefetiyle Türkiye’nin tüm siyasi aktörlerine; bu konuda gerçekçi olma ve ülkenin geleceğini zora sokmama anlayışıyla hareket etme zorunluluğu düşmüyor mu?
