Hükümet çözecek ama dış güçler bırakmıyor
İnsanlar oy verip iktidara getirdikleri bir siyasi kadronun icraatından memnun kalmazlarsa ne yaparlar? Klasik demokrasi teorisine göre, verdikleri temsil yetkisini bir sonraki seçimde geri alırlar. Psikoloji ve sosyal psikoloji teorilerine göre ise böyle bir durumda “çoğunlukla” meşrulaştırma mekanizmaları devreye giriyor.
Siyasi tutumlarımızı yalnızca ideolojik tercihler değil, birtakım derin psikolojik ihtiyaçlar da şekillendirebiliyor. Bu yüzden insanları rasyonel yollarla, yani akılla mantıkla ikna etmek çoğu zaman mümkün olmuyor.
Biz insanlar, hem mevcut durumu meşrulaştırma ihtiyacı duyuyoruz hem de yapmış olduğumuz tercihleri. Bu arada, meşrulaştırma psikolojisi çoğu zaman otomatik olarak (bilinç altında) işleyen zihinsel bir süreç. Yani farkında olmadan veriyoruz kararlarımızı.
Mevcut durumu meşrulaştırma ihtiyacımızın temelinde hayatımızdaki ciddi ölçekli değişimleri kolayca göze alamayan tabiatımız var. Yani riske girmekten kaçınma tutumu… Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma endişesi. Yağmurdan kaçarken doluya tutulma korkusu.
Vaktiyle yapmış olduğumuz tercihleri, sonradan olumsuz neticelere yol açsa bile, savunma ihtiyacı duymamız ise egomuzu koruma refleksinden kaynaklanıyor. Hata ettim, yanıldım veya kandırıldım demeyi kendimize yediremiyor olmamızdan.
Ancak buradaki çelişki şu: Yaptığımız hatalı tercihlerde ısrar ederek kendi çıkarlarımıza zarar vermeye devam ediyoruz. Zararın neresinden dönülse kârdır demiyoruz. Dahası, böyle bir çelişkinin zihnimizi rahatsız etmesine de izin vermiyoruz. Bunun da bir yolunu buluyoruz.
Daha önce başka bir vesileyle söz etmiştim: Bir insan inançlarıyla davranışları arasında uyumsuzluk ortaya çıktığında iç dünyasını rahatsız eden bu uyumsuzluğu çözmek zorunluluğu duyar Prof. Leon Festinger’e göre. İnsanın bu gerilimden kurtulmasının ise üç yolu olduğunu ileri sürüyor ünlü psikoloji bilgini: Ya davranışını ya gerçeklik algısını ya da değerlerini değiştirmek. Yani mesela ekonomiyi uçuracağına inandığı için oy verdiği partinin ekonomiyi batırdığını gören seçmen ya partisini terk edecek ya ekonominin battığını reddedecek ya da bunun kafa yormaya değecek kadar önemli olmadığına karar verip başka konulara yoğunlaşacak. Dördüncü bir yol yok gibi görünüyor.
Ama aslında dördüncü bir yol var: Psikolojideki “yansıtma” mekanizması. Yani suçu başkasına yüklemek. Söz gelimi, ekonomideki problemleri oy verip seçtiğimiz hükümet çözemiyorsa, sorumluluk başka birilerine yansıtılabilir. “Çözecek ama dış güçler bırakmıyor” gibi bahaneler bulunabilir veya muhalefet partileri “iktidara yardımcı olmuyor” diye suçlanabilir. Böylece söz konusu problemin kendi tercihimizin sonucu olduğu gerçeğini de devreden çıkarmış oluruz.
Bu türden savunma mekanizmalarına baş vurmamızın sebeplerinden biri de çaresizlik duygusu. Çözümden ümidiniz yoksa durumu kabullenmek en makul seçenek gibi görünebilir. Psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” denilen durum.
Bu mekanizmayı araştıran psikoloji bilgini Martin Seligman, denek olarak köpekleri kullandığı bir deney yapmış. 24 köpeğin üç gruba ayrıldığı deneyde birinci gruptaki köpeklere 500 voltluk zararsız bir elektrik şoku verilmiş. Ancak bu gruptaki köpeklere başuçlarına yerleştirilen bir düğmeye basarak şoku kesmeyi de öğretmişler. Onlar da bunu yaparak şoktan kaçınmayı başarmışlar. İkinci gruba ise böyle bir imkan verilmemiş. Üçüncü gruba ise şok da verilmemiş.
Deneyin ikinci aşamasında her üç grup da diğer tarafına rahatça atlayabilecekleri bir düzeneğe konularak şoka maruz bırakılmış. Şokla baş etmeyi öğrenenler ile hiç şok tecrübesi yaşamamış olanlar diğer tarafa atlayıp kaçmışlar. Daha önce şoktan kaçınma imkanı olmadığını tecrübe etmiş olan köpekler ise kaçmaya çalışmamış, yani kaderlerine razı olmuşlar.
Köpeklerin psikolojisinden bize ne demeyin… Bilahare insanlar üzerinde yapılan benzer deneylerde de aynı sonuçlar ortaya çıktı ve şunu öğrenmiş olduk: Düzeni değiştiremeyeceğine inanan kişi enerjisini mevcut durumu değiştirmeye değil meşrulaştırmaya harcıyor. Yani çaresizlik hissi meşrulaştırmayı artırıyor. İlginç mi bilmiyorum: ekonomik kriz, salgın, savaş gibi belirsizlik dönemlerinde insanlar statükoyu daha fazla meşrulaştırıyor.
Diğer taraftan, bir kişi mevcut düzene -ekonomik veya sosyal aidiyet olarak- ne kadar bağımlıysa düzenin işleyişini o kadar meşru kabul ediyor. Ama bunda şaşırtıcı bir taraf yok tabii.
