Üç T, beş B’ye karşı…
ABD Başkanı Trump muhatabı Şi ile görüşmek için yarın Çin’e gidiyor. Üç gün sürmesi planlanan ziyaret sırasında iki taraf arasında yükselen tansiyonun düşürülmesi, iş birliği imkanlarının değerlendirilmesi hedefleniyor. New York Times’ın yazdığına göre Amerika tarafının baş harfleri B olan beş, Çin tarafının ise T olan üç beklentisi var. Bunların dışında sembolik bazı imzaların atılacağı, İran başta olmak üzere dünya meselelerinin konuşulacağı söyleniyor.
Amerika’nın beklentileri arasında Çin’in farklı kapasitelerde 500 Boeing yolcu uçağı alması, soya fasulyesi ve sığır eti ithal etmesi, yatırım ve ticareti yönetecek ortak iki mekanizmanın kurulması var. Çin de Amerika’nın yüksek teknoloji ürünlerine getirdiği kısıtlamaların kaldırılmasını, gümrük tarifeleriyle ikide bir oynanmamasını ve Tayvan konusunda daha açık bir tutum takınmasını talep edecek deniyor.
Amerika Tayvan’ı bağımsızlığını tanımıyor ama Çin’e bağlanmasına da karşı çıkıyor. Ancak Trump’ın ne yapacağı, diğer alanlardaki iş birliklerinden memnun kalırsa Çin’in Tayvan’ı güç kullanarak almasına ses çıkartıp çıkartmayacağını da kimse kestiremiyor. Bu biraz Trump’ın karakterinden, pazarlık ediş sitilinden, biraz da büyük devletler arasındaki ilişkilerin doğasından kaynaklanıyor.
Malum, büyük devletler uzlaşamadıklarında büyük krizler, büyük savaşlar çıkıyor, uzlaştıklarında başkalarının menfaatleri, beklentileri feda ediliyor. Muhtemelen Şi-Trump görüşmesinden de benzeri bir sonuç çıkacak, bazı küçüklerin çıkarları büyüklerin uzlaşması içinde eriyecek. Fakat uzlaşmaları, her konuda değilse bile belli konularda yakınlaşmaları bizim için, dünya siyasetindeki gerilimlerden zarar gören ülkeler için rahatlatıcı olacak.
Çin’le olan kaçınılmaz yakınlaşmamızın bedeli Amerika ve hatta bir ölçüde Avrupa ile olan ilişkilerde ödenmeyecek. Orta Koridor daha kolay hayata geçirilecek, Türkiye Asya ile Avrupa’yı fiilen bağlayan bir ülke konumuna çok direnç görmeden gelecek. Uygurlara uygulanan baskılar üstünden Türkiye sosyo-psikolojik baskı altında bırakılmayacak, Çin’le ilişkileri gerilsin diye uğraşılmayacak.
Doğrusunu isterseniz küresel ölçekte bir fark olur mu, Çin Amerika’yı, Amerika Çin’i hasım olarak görmekten vazgeçer mi, silahlanma yarışı yavaşlar mı çok emin değilim. Çin’in çevrelendiğinin farkında olmaması, çevrelenme stratejisinden rahatsızlık duymaması imkânsız. Panama’da, Venezuela’da, son olarak İran’da çıkarlarına meydan okunduğunu anlamaları için yöneticilerinin kâhin olmasına gerek yok.
Ama iki tarafın da kendileri için de dünyanın geri kalanı için de ilişkilerini yönetmeleri, karşılıklı çıkar dengelerini korumaları gerekiyor. Eğer değerlendirebilirlerse bu ziyaret büyük bir fırsat. Anlaşmaları, bazı konularda yakınlaşmaları hiç olmazsa Graham Allison’ın distopik kehanetinin gerçekleşmesini, Amerika’nın yükselen güç Çin’e saldırmasını ya da Çin’in Amerika’nın sabrını zorlamasını geciktirebilir.
Kim bilir belki de Amerika uyguladığı politikalarla o zamana kadar kendi gücünün ve etkisinin erozyonuna, Atlantik ilişkilerinin zayıflamasına, Avrupa’nın yeni bir “kutup” olarak dünya siyaset sahnesine çıkmasına yol açar. İki kutuplu dengesiz bir sistem yerine çok kutuplu bir dünya oluşur, herkes birbirini dengeler. Umut bu ya bakarsınız hak, hukuk, hakkaniyet gibi ilkeler dünya siyasetinde bir nebze dahi olsa önem kazanır...
