‘İğneyi kendimize…’

Maalesef İslâm dünyasında ve başka bazı ülkelerde İslâm ve Müslümanlar aleyhine onur kırıcı olaylar peş peşe geliyor. Son gelişme, yeni ABD Başkanının yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarına ülkeye giriş yasağı koyması oldu.

Bu zalimane tutumların arkasında, Müslümanlardan kaynaklanmayan derin sebepler bulunabilir. Öte yandan bu tür toptancı kararların temel insan haklarına aykırı, çağdışı olduğunu anlatan ilkesel tavırlar da var. Fakat bu eleştirilerin yeterince karşılık bulmadığı da açık. Çünkü siyasetçiler genellikle iki gerekçe ileri sürüyorlar: 1. Alınan kararların, ülkelerinin güvenliği için gerekli olduğu iddiası; 2. Bu kararların toplumlarınca desteklendiği iddiası. Hak savunucuları ne kadar “Temel insan hakları oylama konusu olamaz” deseler de maalesef yaşanan gerçek budur.

Demek ki sorunlar sadece eleştirmekle, insan hakları ve özgürlüklerini savunmakla aşılamıyor. Elbette bunlar yapılacak. Ama konunun bir de öbür tarafı var ve ben ısrarla temel meselenin burada olduğunu savunuyorum: Bu Müslüman ülkeler, toplumlar; onların yöneticileri, aydınları, üniversiteleri, sivil toplumları, din âlimleri ve önderleri, işler buralara gelmeden önce kendi insanlarının hak ve özgürlüklerini, barış, güvenlik ve refahlarını, sonuçta onur ve itibarlarını ne kadar önemsediler? Bunun için şimdiye kadar ne yaptılar? Bundan sonrası için bir ışık veriyorlar mı?

***

Biz neden böyle olduk?

Her kültürde olduğu gibi bizim kültürümüzde de hem bütün çağlara hitap eden ilkeler ve değerler var hem de tarihin belli şartlarının ürettiği, geçerliliği o şartlarla sınırlı olan telakkiler var. Benim üzerinde durduğum bir meselemiz de şu: İslâm toplumları olarak biz, bu iki alan arasındaki farkı kavrayamadık. Hatta evrensel ilkelerimizi ihmal ederken; geçmişte üretilmiş ne kadar kural, fetva, gelenek varsa sonradan hepsini dinî alana taşıyıp kutsal dogmalar yaptık. Büyük değişimin farkına varamadık; Türkiye gibi az çok farkına varanlar olduysa da kendimizi değişimin temposuna uygun olarak yenileyemedik. Dinimizin ve medeniyetimizin kalıcı ilkeleri ve değerleriyle yeni dünya şartlarını buluşturan bir insan modeli ve eğitim felsefesi oluşturamadık. Bunun yerine, ırmağı tersine akıtmak için boş yere uğraştık durduk. Sonuçta değişen dünyanın gerisinde kalmamız ve onunla zıtlaşmamız kaçınılmaz oldu.

Değişen dünya çok mu iyi, âdil ve insanî? Elbette hayır! Ama 1. Her şey kötü de değil; 2. Kötü olanları düzeltmenin yolu, bizim tuttuğumuz yol değil.

Bizim dışımızdaki dünyanın toptan kötü olduğu fikri, eski şartların ürettiği ve artık anlamını yitirmiş bulunan “dâr-i harp” anlayışının bir ürünüydü. O zamanlar en büyük rakibimiz olan Hıristiyan dünyası da bize öyle bakıyordu. Hatta Protestanlar Katolikleri, bunlar da diğerlerini toptan kötü görüyordu. Fakat iletişimden ekonomiye kadar her alanda ilişkilerin böylesine yoğunlaştığı bir dünyaya artık eskisi gibi “hepsi düşman” gözüyle bakamayız. Rusya ile yaşadığımız krizde Antalya’daki üretici Ahmet ile Moskova’daki tüketici İvan’ın birbirine nasıl muhtaç olduklarını gördük. Durum bu iken hâlâ bin sene önce üretilmiş fetvalara bakıp sürekli dünya ile kavga mı edeceğiz? O takdirde Müslümanlara karşı sergilenen güvensizliğin bütün suçunu diğerlerine yüklemekte haklı olamayız. Bu, İslâm’ın insan ilişkilerinin temeli saydığı dürüstlük ve adaletle bağdaşmaz.

***

Sözün özü: Barış, özgürlük, güvenilirlik, hakikat, adalet, dürüstlük, insan onuru gibi kavramlar insanlığın her çağda değer verdiği, İslâm medeniyetinin de yücelttiği idealleri ifade eder. Müslüman toplumlar, bu değerlere saygılı olan, dinî mirası bu değerler üzerinden okuyan, insanlığa bu idealleri vadeden bir yönetim ve eğitim zihniyeti geliştirdiklerinde her şeyin hızla düzelmeye başladığını da görecekler.

YORUMLAR (24)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
24 Yorum