Kur’an akıl ve bilgi alanında devrim yaptı
Kur’ân-ı Kerîm, Müslüman toplumlara, sadece inanç ve ahlak alanında değil, akıl ve bilgi alanında da (ilk altı-yedi asırda) güçlü ve yenileştirici etkiler yaptı. Arapların İslâm’dan önce bilim ve tefekkür adına bir şey ürettiklerine dair en küçük bir bilgi kırıntısı bile yoktur.
Kur’an ise akıl ve bilgi üzerine kurulu bir medeniyetin temelini attı. Kur’an’ın muhatap toplumlar üzerindeki en önemli dönüştürücü ve yenileştirici etkilerinden biri de onların kültürel hayatında oldu.
Doğmakta olan yeni medeniyetin kaynağı, Kur’an ve onu doğru anlaşılıp uygulamanın rehberi olan Peygamber’in Sünneti idi. Öncelikle, Arapların günümüze ulaşan ilk otantik yazılı belgesi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Hadislere gelince, geleneksel kabule göre, Hz. Peygamber kendi hadislerinin Kur’an ayetleriyle karışması ihtimalini veya hadisleri yazmakla uğraşırken Kur’an’ın ihmal edilebileceğini göz önüne alarak -birkaç kişi müstesna- hadislerin sadece sözlü olarak nakledilmesine onay verdi.
Öte yandan Kur’an, -inanç ile gözlem arasında bir ilişki kurarak- muhataplarını gözlem, akıl ve tefekkür yeteneklerini işletmeye, canlı-cansız tabiatı inceleyip bunlar üzerinde düşünmeye, sonuçta onları bilgi ve hikmet toplumu olmaya da teşvik etti. Böylece -Batı Hıristiyan dünyasının dogmatik uykusunda uyuduğu Ortaçağ asırlarında Kur’an sayesinde Doğu’da yeni bir düşünce ve bilim güneşi doğdu.
Vaktiyle çölde birbirinin çadırlarına baskınlar düzenleyip mallarını yağmalayan, kadınlarını ve çocuklarını çöle kaldıran çapulcu Hicaz Araplarını, o zamanın iki büyük kültürü olan Pers ve Bizans kültürlerine kapılarını ve zihinlerini açmaya yöneltti.
Daha Emevîler döneminde (661-750) bu iki kültür havzasıyla başlayan canlı temasın ilk ürünleri eski Grek, Pers ve Hint miraslarından yapılan çeviriler oldu. Abbasî döneminin (750-1258) başlarından itibaren hızlı bir bilgilenme yaşandı; bu sayede entelektüel ve pratik alanlarda geniş çaplı değişim ve yenileşme sürecine girildi. Bu süreçte Müslüman toplum, daha İslâm’ın ikinci yüzyılının ikinci yarısında Câbir b. Hayyân (ö. 815) ile başta kimya olmak üzere, tabiat bilimlerinde âlimlerini ve üçüncü yılının ikinci yarısında Yakub b. İshak el-Kindî (ö. 866) ile filozoflarını yetiştirmeye başladı.
KOYU MUHAFAZAKARLIK O DÖNEMDE KÜLTÜREL YENİLEŞMEYE DİRENMİŞTİ: Bu arada koyu muhafazakârlık da kültürel yenileşmeye karşı direndi. Bir yandan akıl ve bilgi temelli bir Kur’an medeniyeti gelişirken bir yandan da bu koyu muhafazakâr gelenek, değişim ve yenileşmeye karşı tutumunda giderek siyasal ve toplumsal destek ve güç kazandı. Hatta aklî ilimlerle uğraşmanın kötüleyici anlamıyla bid‘at sayıldığı zamanlar oldu. Taberî, ‘Târîḫu’r-Rusül ve’l-Mulûk’ adlı eserinde (Beyrut 1967, X, 28), (kendisinin henüz hayatta olduğu 279 (885) yılıyla ilgili olarak şu bilgiyi de verir:
“Sultanın emriyle… verraklara (kitap kopya etme ve satma işiyle uğraşan meslek erbabına) kelâm, cedel ve felsefe kitapları satmayacaklarına yemin ettiler.”
Kur’an’ın birçok ayetinde geçen hak (gerçek), sıdk (doğruluk ve dürüstlük), emn/emanet (güvenilirlik) gibi hem duygu ve davranışların hem de inanç, düşünce ve bilginin değeri için kullanılan kavramlar ahlâkta adaletli ve hakkaniyetli olmayı, bilimde de sadece objektif gerçeğin peşinde olmayı gerektirir.
Bu Kur’an kavramlarını bağlamlarıyla birlikte anlamaya çalıştığınızda şu sonuca varırız:
Kural olarak bilim ahlâkında esas olan, her konuda hakkı (objektif gerçeği) aramak, üzerinde çalışılan konunun gerektirdiği ehliyet şartlarına sahip olmak ve konunun gerektirdiği yöntemleri olabildiğince eksiksiz, dürüst ve objektif kullanarak salt gerçeğe ulaşmaktır. Kur’an bakımından, bu şartlara uygun çalışmak kaydıyla her insan, bilimsel çalışmasının her aşamasında başka bir kişiden veya makamdan olduğu gibi herhangi bir din âliminden de icazet almadan ‘hakikat’e bizzat kendi çalışması, gayreti ve araştırmalarıyla ulaşır; bu husustaki kusurlarından da kendisi sorumlu olur.
Zihinde yakîn (kesin bilgi) ve tasdik (onaylama) olmadan kalpte/vicdanda iman ve itmi’nân (ikna ve rahatlama) oluşmaz. Bu sonuca varmak için hakikate ulaşmak isteyen bireyin özgür olması birinci şarttır. Bu özgürlüğün olmadığı yerde İslâm’da da bilimde de gelişme ve yenileşme olmaz. Yaşadığımız çağda bunu acı bir şekilde tecrübe ediyoruz, maalesef!
