Hariciye meselesinde ara özet vakti

Dış politikada tecrübe, maharet, gelenek, kurumsallık vesaire hiç şüphesiz bir ülke için her zaman gereklidir. Her şeyin ustalıkla ve mesleki standartlar üzerinden yapıldığı hallerde diplomasi çoğu kez bir çarpan gücüne sahiptir. Ürettiğiniz ekonomik değeri katlar, aradığınız güvenliği güçlendirir. Uluslararası pazarda fırsatları faydaya çevirir. Güvenli bir liman olmak tabirinin hakkını vermek de güçlü bir diplomasiyle mümkündür.

Türkiye’nin bugün dış politikada sıkışmış olmasını, Rusya ile ilişkilerle neredeyse çatışmanın eşiğine gelinecek ölçüde hayalkırıklığı yaşamasını da ABD ve Batı ile sürekli olarak ilişki tazelemek ihtiyacını da diplomasideki eksikliğimizde aramak gerekir. Potansiyelimiz ve jeopolitik sermayemiz gereği hiçbir zaman müttefiksiz kalmıyoruz ama mesele bu değildir. Mesele, ittifaklardan düzenli fayda elde edebilmektir. Rusya’dan umduğumuzu bulamadığımızda ABD’nin atlayıp gelmesi, İdlib’de sorun çıktığında Almanya ve Fransa’nın telefona sarılması bu ülkenin doğal gücünün eseridir. Maharet, o doğallığı zenginleştirmek ve problemi kaynağından çözebilmektir. Var olanın üzerine koyabilmektir. Konu Suriye olduğunda YPG/PYD’nin bu noktaya gelmemesini, mültecilerin taşınamaz hacme ulaşmamasını temin edebilmektir. Yani, edebilmekti ve ne yazık ki bunu başaramadık.

En çok iddia koyduğumuz konularda en büyük kayıpları yaşamak, Suriye’de ve İdlib’de sıkışmak Türkiye’ye yakışmıyor. Tıpkı, güvenli liman iddiasını kaybedip, yabancı sermayenin uğramadığı bir merkez haline gelmiş olmanın yakışmadığı gibi. Yakın zamana kadar arabuluculuk rolünün birini bırakıp birini üstlenen ülkenin şimdi buna ihtiyaç duymasını düşünmek zorundayız. “Bu terazi bu sıkleti çekemez” diyenleri hedefe oturturken yaptığımız afra tafrayı unutup gerçekle yüzleşmeliyiz.

Evet, ABD ikili oynuyor, hatta üçlü, beşli. Evet Avrupa kendi menfaati peşinde koşuyor. Evet Rusya’yla dostluğun ömrü kısa oluyor. Evet, Araplar süper güçlerin peşinde sürükleniyor. Evet, İslam dünyası beceriksiz... Bunları söylemek ve duymak hoşumuza gidiyorsa, avazımız çıktığı kadar haykıralım; hepsi doğrudur. Gelin görün ki aynı cümleleri duymayacağınız ülke yoktur. Amerikalılar Avrupalılara, Ruslar Araplara, Müslümanlar Hıristiyanlara, İngilizler Almanlara, Almanlar Fransızlara yüzyıllardır benzer şeyler söyler. Hatta, herkesin küçük ya da büyük bir “dış güç” hayaleti de vardır ama bizim kadar buna takılıp kalanı pek azdır.

Uluslararası ilişkiler, hedefi ve amacı “çıkar” olan bir dünyanın genel adıdır. Kimsenin kimseye kara kaş kara göz için merhamet etmediği bir dünyadır bu. Eğer hatır işe yarasaydı, dünyaları verdiğimiz Rusya bugün bize ateş ediyor olmazdı. Aynı kural ABD ve Avrupa için de geçerlidir. Dış politika, kimin ne kadar işine yarıyorsak ve kim ne kadar işimize yarıyorsa hesabından ibarettir. Bir bloku terk edip diğerini tercih etmek faydalıysa tamam ama birini kıskandırmak için diğeriyle yakınlaşmak sanılanın aksine hiç netice vermez. Geri döndüğümüzde başlayacağımız yer, çoğu dosyada bıraktığımızın da gerisi olur. Şimdi yaşadığımız tablo gibi…

Büyük ülke olmak demek oyununu dünya gerçeğini bilerek, yorulmadan, bıkmadan oynayabilmektir. Aslolan milli menfaatlere odaklanmak, bunun için kalıcı, güvenilir, temkinli ittifaklar kurmak ve koruyup geliştirmektir. Ve illa da dış politikayı iç politika malzemesi yapmamak gerekir ki manevra lüzumu olduğunda eller kollar bağlanmasın. Zira, refah ve güvenlik üretemeyen dış politika hamasetin sırtında yürüyemez.

YORUMLAR (51)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
51 Yorum