‘Hegemon zorba gibi davrandığında’
Türkiye yüzyılı” diye bir yüzyıl var mı? Gerçekte yok, şu anda sadece bir politik slogan düzeyinde.
İnşallah ileride olur.
‘Rus yüzyılı’ diye bir yüzyıl olmuş muydu?
Ruslar 19. Yüzyılda çok güçlüydüler. Bolşevik İhtilali’nden itibaren dünyayı çok etkilediler. Dünyayı tam ortasından değilse bile ortasına yakın bir yerinden ikiye bölmeyi başardılar. Tam burada Taha Akyol’u anmamız uygun olur. Taha Bey’in yeni kitabı masamda görünür bir yerde okunmayı bekliyor. Adı “Dünyayı İkiye Bölen Devrim.” (Doğan Kitap.) Buna rağmen Rus Yüzyılı adı verilen bir yüzyıldan söz edilmiyor.
Dünya bir “İngiltere Yüzyılı” yaşamış mıdır?
Bir dereceye kadar. İzlerini bugün de görebiliyoruz. Hala İngiliz Milletler Topluluğu adında genel valisini İngiltere kralının atadığı bir ülkeler topluluğu var.
Amerikan Yüzyılı?
Vardı. Hatta bilhassa ekonomi alanındaki eserleriyle tanıdığımız Mustafa Özel 90’ların başında “Amerikan Yüzyılının Sonu” adlı bir kitap yazmıştı. Kitapta Amerikan Yüzyılı’nın başlangıcı 1914 bitişi 1989 olarak veriliyordu. Toplamı 75 yıl.
1989 Sovyet Bloku’nun çözülmeye başladığı yıldır.
Kitabı muhtemelen basıldığı yıl okumuştum. Amerika’nın hegemonyasını sosyalist sistemin sağladığı ve sosyalist sistem dağılınca Amerikan hegemonyasının sigortasız kaldığı tezini işliyordu. 1989’un hâkim jeo-kültür olarak liberalizmin sonuna işaret olduğunu söylüyordu.
O yıllar boyunca Amerika özgürlükler ülkesiydi. Amerikan Rüyası diye bir şey vardı.
Ben bu kitaptan, Mustafa Özel’in sınırlarını çizdiği dönemin karakterine dair bilgiler edinmiş oldum. Kitabı okurken Amerika’nın çökmekte olduğu hissine kapılmadım.
90’lardan bugüne ne gördük?
Mustafa Özel’in bahsettiği ‘Amerikan Yüzyılı’ bitti, başka bir Amerikan Yüzyılı başladı. Bu defa sosyalizme değil, ‘terör’e yaslanan bir Amerikan Yüzyılı.
İhtiyaç duyduğu terörü de -bu çoğu kez ‘İslami terör’ oluyordu- el-Kaide, Işid gibi ‘etiket’lerle kendisi üretiyordu. Tabii ki üretirken Müslüman kitleler arasındaki müsait bulduğu zeminlerden faydalanıyordu.
Yani kabahatin tamamı Amerika’ya ait değil, bizim de katkımız var.
Bugünlerde, yeniden ‘Amerikan yüzyılının sonu’ndan bahsedebilir miyiz?
Eğer ‘Amerika’ dediğimiz şey aynı zamanda birtakım değerlerden oluşuyorsa… Özgürlükler, Amerikan imajının bir parçasıysa. Amerika kendisine uluslararası hukuk, adalet gibi kavramların bekçiliğini yakıştırıyorsa bahsedebiliriz.
Hani 28 Şubat döneminde Refah Partisi için zamanın brifingli savcılarının geliştirdiği ‘laikliğe aykırı eylemlerin odağı’ tabiri vardı ya.
Trump’ın Amerika’sına da böyle ‘uluslararası hukuka, özgürlüklere, Amerikan rüyasına aykırı eylemlerin odağı’ yakıştırması yapılabilir.
Trump’ın, Netanyahu ile birlikte İran’a saldırmak için seçtiği 28 Şubat 2026 ilk bakışta ‘sonun başlangıcı’ olmak için uygun bir tarih gibi görünüyor. Bilhassa Türkiye’nin hafızasında 28 Şubat’ın müstesna bir yeri var. Ama milat daha önceye de götürülebilir.
Mesela ABD’nin İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırıma ortak olduğu 7 Ekim 2023 tarihine.
Ya da biraz daha yakına, Trump’ın uluslararası hukuku hiçe sayarak Venezuela devlet başkanı Maduro’yu yatağından kaçırıp ABD’de hapse attığı 3 Ocak 2026 tarihine.
Fakat, ABD’nin kolayca kazanacağını düşünüp İran beklemediği bir kuvvetle direnince patinaj yapmaya başladığı 28 Şubat 2026’dan itibaren Amerikan rüyasının sonuna dair tahminlerin frekansı yükseldi.
Mesela Nobel ödüllü ekonomistimiz Daron Acemoğlu iki gün önce Perspektif’te önemli bir yazı kaleme aldı. Başlığı: Trump’ın bataklığı Amerika’yı batırabilir.
Ne demek istediği anlaşılsın diye Acemoğlu’nun birkaç cümlesini aktarıp bahsimizi kapatalım. Ayrıntısını bilmek isteyenler Perspektif’e müracaat etsinler:
“Başkan Donald Trump döneminde ABD dış politikası yeni bir dip noktasına ulaştı. Venezuela diktatörünün kaçırılmasının hemen ardından gelen İran’a karşı savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’ne zarar verecek ve dünyanın geri kalanının Amerikan gücüne bakış açısını değiştirecektir.”
“Hegemon zorba gibi davrandığında çoğu insan doğal olarak itiraz edecektir. Sık ve gereksiz sert güç gösterileri, özellikle bir müdahalenin tutarlı bir gerekçesi olmadığında, yumuşak gücü aşındırma eğilimindedir. Soğuk Savaş sırasında, ABD’nin en azından gerçek bir tehdit olan komünizmin yayılmasını durdurma gibi genel bir amacı vardı.”
“Bu kötü planlanmış dış politika macerasının ABD demokrasisine ve yumuşak gücüne ne kadar daha zarar vereceği henüz belli değil. Ancak bir şey kesin gibi görünüyor: Bedeli ödeyecek olanlar Amerikalılar olacak ve bu bedel tam olarak kavrayabileceğimizden daha büyük olacak.”
