14 Mayıs 1950’den günümüze: Demokrasi, vesayet ve siyasal meşruiyet
14 Mayıs 1950, Türkiye’nin demokratikleşme tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu tarihte halk, ilk kez seçim sürecine etkili biçimde katılmış ve iktidar sandık yoluyla el değiştirmiştir.
Söz konusu önem yalnızca Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sınırlı değildir. Uzun yıllardır ülkeyi yöneten Cumhuriyet Halk Partisinin seçim sonuçlarını kabul ederek iktidarı anayasal çerçevede devretmesi, siyasi tarihimiz açısından da tarihsel bir kırılma noktasıdır. Demokratik rejimlerin en temel ölçütlerinden biri, iktidarın seçim yoluyla el değişebilmesi ve sonuçların siyasal aktörler tarafından meşru kabul edilmesidir. Demokrasi özünde “partilerin seçim kaybettiği bir rejimdir.” Bu nedenle 14 Mayıs 1950 yalnızca bir seçim değil, Türkiye’de demokratik rekabetin kurumsallaşmaya başladığı tarih olarak değerlendirilmelidir.
Ancak Türkiye’nin bu aşamaya kolay ulaşmadığı açıktır. II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası konjonktürde Türkiye, siyasal yönelimini Sovyet tehdidinin de etkisiyle Batı demokrasileriyle uyumlu biçimde şekillendirmiş ve çok partili hayata geçiş sürecini hızlandırmıştır. Dönemin siyasal aktörleri açısından demokratikleşme yalnızca iç politik bir tercih değil, aynı zamanda uluslararası sistem içinde meşruiyet üretmenin de bir aracıydı.
Nitekim 14 Mayıs 1950 seçim sürecinde, CHP’nin olası bir seçim yenilgisi durumunda iktidarı devretmeyeceğine ilişkin iddialar, kamuoyunda sıklıkla dile getiriliyor; bu konudaki çekinceler parti çevrelerinde ve devlet bürokrasisi içinde de hissediliyordu. Bu kaygıların temelinde ise 1946 seçimlerine yönelik tartışmalar bulunuyordu. Açık oy-gizli tasnif uygulaması nedeniyle eleştirilen bu seçimlerin ardından, 1950’ye gelindiğinde hem iç politik dengeler hem de II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası atmosfer, benzer bir yöntemin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymuştu.
CHP içinde daha sert bir tutumu savunan çevreler bulunsa da ağırlıklı yaklaşım seçim sonuçlarının kabulü yönündeydi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü demokratik teamüllere uygun hareket ederek iktidarın görece sorunsuz biçimde devredilmesini mümkün kılmış ve Türkiye’de demokratik meşruiyetin kurumsallaşması açısından tarihsel bir eşik oluşturmuştur.
Juan Linz’in demokratik rejimlerin istikrarına ilişkin çalışmalarında vurguladığı üzere, demokrasiler yalnızca seçimlerin yapılmasıyla değil, siyasal elitlerin “oyunun kurallarına” bağlı kalmasıyla yaşayabilir.
Geçtiğimiz hafta bu tarihsel sürecin yıldönümü vesilesiyle Ankara’da Liberal Düşünce Topluluğu tarafından düzenlenen “76. Yılında 14 Mayıs’tan Bugüne Türkiye’de Demokrasi ve Özgürlükler” seminerinde konuşan Murat Yılmaz da çok partili hayata geçişin sanıldığı kadar sorunsuz gerçekleşmediğini vurguladı. Süreci 27 Mayıs Darbesi sonrasındaki gelişmelerle birlikte değerlendiren Yılmaz’a göre, dönemin siyasal kadroları ve özellikle İnönü, yoğun baskılara rağmen Türkiye’nin Saddamvari bir otoriter rejime sürüklenmesini engelleyen kritik bir rol üstlendi. Bu yaklaşım, seçim temelli siyasal rekabetin devam edebilmesinde önemli bir işlev gördü.
Yılmaz ayrıca, özellikle 27 Mayıs sonrasında ordu içinde çok sayıda darbe girişimi planlandığını ve Türkiye’nin yaklaşık her on yılda bir askeri müdahalelerle kesintiye uğrayan bir demokrasi tecrübesi yaşadığını ifade etti. Talat Aydemir vb. başarısız darbe girişimleri de demokratik siyasetin sürekli baskı altında kaldığını gösteren örnekler olarak değerlendirildi. Bu durum, “vesayetçi demokrasi” kavramıyla açıklanabilecek bir tablo ortaya koymaktadır. Seçilmiş siyasal iktidarın üzerinde kendisini konumlandıran askerî ve bürokratik odaklar, Türkiye’de demokrasinin uzun yıllar boyunca tam anlamıyla yerleşmesini engellemiştir.
Toplantıda Tanel Demirel ise konuyu daha çok güncel gelişmeler üzerinden ele aldı. Demirel, bugün Türkiye’de siyasal tartışmaların giderek daha kırılgan bir zeminde yürütüldüğünü, özellikle seçim sonuçlarının iktidar tarafından kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin spekülasyonlar ve gayri resmî söylemlerin kamuoyundaki güvensizlik duygusunu artırdığını belirtti. İktidarın muhalefet üzerinde hukuk mekanizmaları aracılığıyla baskı kurduğu yönündeki iddiaların da bu kaygıları derinleştirdiğini ifade etti. Demirel’e göre Türkiye’de demokrasi bugün bir darbe tehdidinden çok, demokratik kurumların içeriden aşındırılması nedeniyle zayıflamaktadır. Muhalefetin meşruiyetinin tartışmaya açılması ve devlet imkânlarının partizan biçimde kullanıldığı yönündeki algı, demokratik güven krizini derinleştirmektedir.
Benze kaygılar yakın geçmişte de gündeme gelmişti. Dönemin Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 2023 seçimleri öncesinde yaptığı açıklamada hükümetin seçim sonuçlarını kabul etmeyeceği yönündeki iddiaların “yersiz” olduğunu belirtmiş ve “Sonuç ne olursa olsun seçim sonucuna saygı duyuyoruz” ifadelerini kullanmıştı. Bu tür açıklamalar, demokratik süreçlere ilişkin toplumsal güvenin korunması açısından önem taşımaktadır. Çünkü demokratik sistemlerin devamlılığı yalnızca hukukî kurallarla değil, siyasal aktörlerin karşılıklı güven üreten söylemleriyle de mümkündür.
Türkiye er ya da geç seçim atmosferine girecektir. Nasıl ki 14 Mayıs 1950’de halk iradesi sandığa yansıdıysa, gelecekte de demokratik meşruiyetin temel belirleyicisi seçimler olacaktır. Toplumu belirsizlik ve kuşku içinde bırakacak söylemler, demokratik siyaset kültürünü zayıflatma riski taşımaktadır. Türkiye’nin uzun yıllardır vesayetçi yapılara karşı verdiği demokratikleşme mücadelesinin ardından, siyasal rekabetin meşruiyetine ilişkin tartışmaların yeniden gündeme gelmesi dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir. Demokrasi yalnızca seçim yapmak değil, seçim sonuçlarının bütün aktörler tarafından içselleştirilmesini sağlayacak siyasal kültürü de koruyabilmektir.
