Siyaset, iktidar ve muhalefete dair...
NOT: Son yazımda ANAP döneminde sokakta evlilik, ‘bekaret kontrolü’ uygulamasıyla ilgili olarak dönemin aileden sorumlu devlet bakanı Cemil Çiçek’in adını geçirmiştim. Yazının ardından Bu uygulamanın, polisin keyfi yaklaşımından kaynaklanmış olduğunu tespit ettim. Düzeltiyor, kendisinden özür diliyorum.
Gelelim günün yazısına…
Bir ülkenin siyaseti, o siyaset etrafındaki çalışmalar konusunda içeriden fikir beyan etmek, kavga ederek hakemlik yapmak, “karnından konuşmaya” benzer. “Karnından konuşan”, resmin bütününü görmek istemez, istese de göremez. Olayları, kavgayı, kavga alanlarını ve nedenlerini anlama imkânına sahip olmaz. Çünkü durduğu yerin görüş açısı çok dardır; kendisini koruma güdüsü pek güçlüdür.
Siyasetçi, siyaset bilimci ve siyasal aktör gibi farklı roller bunun için vardır aslında.
Ama bu tür bir farklılaşma bizde pek muteber değildir.
Türkiye, demokrasi bakımından sıkıntılı günler yaşıyor. Bu zor günler, zaten sınırlı olan bu rol farklılaşmasını iyice baltalıyor. Öyle olunca da birçok gözlemci, herhangi bir meseleyi anlamayı bir yana bırakıp hadiseyi kendi tarafı açısından bir iktidar kavgasının aracı yapıyor.
Bugün ülkenin içine düştüğü “sorunlarından birisi de” budur.
Siyasal alan, devlet gücünü tekel olarak kullanan bir iradenin elinde ve her geçen gün biraz daha daraltılmaya çalışılıyor. Bu, pek çok gözlemci ve gazetecinin desteğiyle yapılıyor.
Oysa, örneğin, CHP’nin hataları ne olursa olsun, ana muhalefete yönelik operasyonlar bu hatalardan söylem ve eylem üretmekte, amaç, ana muhalefeti devre dışı bırakmaktır.
Siyasal alanı daraltmak, dahası devleti kendi içine hapsederek toplumsal siyaseti bir anlamda devre dışı bırakmak böyle bir şeydir.
“Demokrasi ve değişim” için toplumun talepleri, evrensel değerler ve siyasal kararlar arasındaki yegâne bağ olan siyasete muhtacız. Ancak siyaset adeta bilerek bir tür basın, kurumla ve hatta siyasi partiler eliyle tahrip ediliyor.
Siyasetin yeniden yapılanması talepleri ve çabaları, yolsuzlukların üzerine gidilmesi yöntemi ve üslubu demokratikleşmeyle paralellik taşımak zorundadır.
Açık olan şudur: Türkiye’de yaşananlar da gösteriyor ki siyaseti kurum olarak “minimal” hâle indirgeyen otoriter anlayış ya da otoriter yeniden yapılanma arayışı, otoriterliği kalıcı kılar.
Türkiye’nin şu anda en ciddi sorunlarından biri de bu gerçeğin algılanmamasında, tersine temel çatışma ekseninin “yolsuzluk-siyaset” doğrultusunda kurulmasında yatıyor.
Bu, sistemin otoriterleşmesinin ve blokajının getirdiği bir mahkûmiyet sistemidir.
Hüzünlü olan CHP gibi bir siyasi partinin bu sistemin parçası olması, bu sistemin doğrulanmasına katkıda bulunmasıdır.
